|
ALLAHA
ULAŞMAYI DİLEMEK
Konumuz;
İslâmdan Kopan Kavramlar.
Bu defa sizlere, İslâmdan
kopan kavramların bir tanesinden olan, Allaha yönelmekten; bir başka
ifadeyle, Allaha ulaşmayı dilemekten (ruhunu hayatta iken Allaha
ulaştırmayı dilemekten) bahsetmek istiyoruz.
Hepinizin bildiği gibi, dînler
yoktur. Bir tek dîn vardır. Hz. Âdemden Peygamber Efendimiz (S.A.V)e
kadar gelen tek bir dîn vardır. Hristiyanlık diye, Yahudilik diye ve
İslâm diye ayrı ayrı dînler olmamıştır.
İslâm, Hz. İbrâhîmin hanif
dîninin adıdır. Hanif ise, İslâm anlamına gelmektedir, Allaha teslim
olmak anlamına gelmektedir. Hz. İsanın zamanında yaşanan dîn de Hz.
Musanın zamanında yaşanan dîn de yine Hz. İbrâhîmin hanif dînidir.
Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
42/ŞURA-13: Şerea
lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ
vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû
fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ tedûhum ileyh(ileyhi), allâhu
yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Dînde, onunla Hz. Nuha
vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); Dîni ikame edin
(ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın. diye Hz.
İbrâhîme, Hz. Musaya ve Hz. İsaya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da
vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin
onları, kendisine çağırdığın şey (Allaha ulaşmayı dileme) müşriklere
zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve Ona yöneleni, Kendisine
hidayet eder (ruhunu hayatta
iken Kendisine ulaştırır).
Allahû Tealâ diyor ki: Sana
verdiğimiz şeriatla Hz. İsaya verdiğimiz şeriat, Hz. Musaya verdiğimiz
şeriat, Hz. İbrâhîme verdiğimiz şeriat, Hz. Nuha verdiğimiz şeriat
birbirinden farklı şeriatlar değildir. Hepsi aynı şeriattır.
Şeriattan neyi kastettiğini de
Allahû Tealâ açıklığa kavuşturuyor:
1. özellik, dîni ayakta
tutmak,
2. özellik, dînde fırkalara
ayrılmamak. Yani Tek bir fırka oluşturacaksınız. diyor Allahû Tealâ.
İşte konumuz da bu tek fırkanın oluşturulması.
Hz. İbrâhîm, Hz. Musadan da
Hz. İsadan da Peygamber Efendimiz (S.A.V)den de daha önce yaşamış olan
bir peygamberdir. Allahû Tealâ Hz. Nuha verdiği şeriatı önce
Hz.İbrâhîme vermiştir. Hz. İbrâhîme verdiği şeriatı da daha sonra bu
üç peygambere vermiştir. Hepsi aynı şeriatı yaşamışlardır. Allahû Tealâ
bu beş peygambere, ulûlazm peygamberler diyor.
Bu peygamberlerin yaşadığı
dizayna biraz daha yakından bakarsak, Hz. İbrâhîmin hanif dînini
görürüz. Allaha teslim dînini görürüz. Bu dînin esasları şunlardır:
1- Vahdet. Tek Allaha
inanmak, Allahın tekliği (Vahdet-i Vücut da tek vücut demektir).
2- Tevhid. Tek olan Allaha
ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek bir fırka.
3- Teslim. Ruhu, vechi (fizik
vücudu), nefsi ve iradeyi Allaha teslim etmek.
İşte kâinatın dîni bunlardan
ibarettir. Ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allaha teslim etmek dînin
temelidir. Bütün bu teslimlerin başlayabilmesi ise bir taleple %100
ilişkilidir. Dînin olmazsa olmaz şartı; mevcut olmazsa insanları mutlak
cehenneme götürecek olan şartı: Allaha yönelmek, Allaha münîb olmak
veya âmenû olmak, Allaha ulaşmayı dileyen bir inanan kişi olmaktır.
Allaha ulaşmayı dileyen bir mümin olmaktır.
Âmenû kelimesi, hem Allaha
ulaşmayı dilemeyen inananlar için kullanılmaktadır hem de Allaha
ulaşmayı dileyenler için kullanılmaktadır. Bunu âyet-i kerimelere
baktığımız zaman hemen görmek mümkündür. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
8/ENFAL-29: Yâ
eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yecal lekum furkânen ve yukeffir
ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar, Allaha
karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği)
sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret
eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve
Allah, büyük fazl sahibidir.
Anlıyoruz ki buradaki takva
sahibi olmak Allaha inanmanın ötesinde bir olaydır. Çünkü Allahû Tealâ
bu âyet-i kerimede, âmenû olanlara, inanan birisine seslenmektedir. Eğer
o kişi takva sahibi değilse, gideceği yer cehennemdir. Allahû Tealâ
buyuruyor ki:
50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre
baîd(baîdin).
Cennet, takva sahipleri
için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
Takva sahibi olmayan kişilerin
cennete girmesi mümkün değildir. Acaba kimler takva sahibi olamazlar?
Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde, Allahû Tealâ kesin olarak bunun
cevabını veriyor:
30/RUM-31: Munîbîne
ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel
muşrikîn(muşrikîne).
Ona
(Allaha) yönelin (Allaha ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve
namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Kişi Allaha yönelmedikçe
takva sahibi olamaz. Bu 1. takvadır. Takva sahibi olabilmek için Allaha
yönelmek (Allaha ulaşmayı dilemek) gerekir. Allahû Tealâ böyle olduğunu
söylüyor. Zaten, sadece takva sahiplerinin gideceği yer cennettir.
Allahû Tealâ âyet-i kerimenin devamında: Böyle yap ki, namaz kıl ve
müşriklerden olma. diyor. Yani, kişi takva sahibi olmazsa, o
müşriklerdendir. Müşriklerin gideceği yer muhakkak ki cehennemdir. Rum
Suresinin 32. âyet-i kerimesinde şöyle devam ediyor:
30/RUM-32:
Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ
ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki)
onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün
gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
Peygamber Efendimiz (S.A.V),
fırkalara ayrılanların 73 fırka olduğunu, bunlardan 72sinin cehenneme
gideceğini; bir tek fırkanın kurtuluşa ulaşacağını söylemektedir. O tek
fırka, şirkte (bu şirk, gizli şirktir) olmayanlardır, bunlar Allaha
ulaşmayı dileyenlerdir.
Allaha ulaşmayı dilemek
kavramı, son derece önemli bir kavramdır. Kişiyi cehennemden cennete
alır ve kişiyi takva sahibi yapar. Rum-31de, Allaha ulaşmayı
dileyenlerin şirkten kurtulduklarını ve şirke düşmediklerini görüyoruz.
Şirkte değillerse; Allaha ulaşmayı dileyerek şirkten kurtulmuşlarsa,
onların gidecekleri yer cennettir. Yetmez, Allahû Tealâ onları Kendisine
ulaştıracağına dair de kesin bir söz vermiştir.
Allaha ulaşmayı dilemek veya
dilememek; cenneti seçmek veya cehennemi dilemek mânâsına gelmektedir.
Kurân-ı Kerimde Enfal-29da geçen âmenû olan kişi, takva sahibi
değildir. Kurtuluşa ulaşabilmesi, takva sahibi olması şartına bağlıdır.
Takva sahibi olmayan bir kişi
şirktedir. Takva sahibi olmayan kişi küfürdedir. Kişi Allaha inansa da
küfürden kurtulamamıştır. Allaha inanmak, hiç kimse için bir kurtuluş
değildir. Ama hurafelerin devreye girdiği bir standart görüyoruz. Bu
hurafe: Kalbinde zerre kadar inanç olan bir kişi, cehennemde cezasını
çektikten sonra cennete girer. Peygamber Efendimiz (S.A.V)in böyle bir
hadîsi olduğu söylenmektedir. Oysa böyle bir hadîsin olduğu doğru
değildir. Böyle bir hadîs mevzû bir hadistir. Peygamber Efendimiz
(S.A.V) açık bir şekilde buyurmaktadır ki: Benim hadîslerim
tartışılacaktır. Kurâna bakın. Hiçbir hadîsim Kurâna aykırı olamaz.
Kurâna baktığımız zaman, 29
âyet-i kerimede, cennete girenin orada devamlı kalacağı ya da cehenneme
girenin orada devamlı kalacağı, ebediyyen kalacağı ifade ediliyor.
Allahû Tealâ ister ebedî kelimesini kullansın, ister orada devamlı
kalacaklardır desin; ikisi de oradan bir yere ayrılmamak demektir.
Bunun başka bir ifadesi var mıdır?
Bu insanlarda bir hastalık
vardır. Asırlardan beri birtakım yanlış şeyler gerçekleşmiştir. Kurân-ı
Kerimi bilmeyen insanlar, Peygamber Efendimiz (S.A.V)in hadîslerini
Kurân hükümlerinden önde tutmaya başlamışlardır. Bu durum Kurândan
haberdar olmadıkları içindir. Hadîsin doğru olduğuna inanmışlardır ve
hiç Kurânla karşılaştırmamışlardır.
10 asırdan bu yana geçen
zamanda, Kurân tamamen saf dışı kalmıştır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)
devrinde sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)den Kurânı
öğreniyorlardı. Kurânın hem lafzını hem de bu lafzın altında yatan
Kurânın 7 ruhunu öğreniyorlardı. Ve şimdi en az 10 asırdan bu tarafa
dîn öğretimi, Kurân öğretiminin tamamen dışında kalmıştır. İnsanları
korkutmuşlar ve şöyle demişlerdir: Siz Kurânı anlamaya çalışmayın,
çarpılırsınız ha! Kurânı öğrenmek, öyle kolay değildir. Siz Kurân-ı
Kerimi boş verin. Büyükleriniz ne yazmışsa onu öğrenin. Size o kadarı
yeter. Tıpkı şimdi orta yolu izleyenler gibi
Ne fazlasına git, ne
eksik yap; ama sen orta yolda git. Orta yoldan gitmek isteyen insanlar
Ne yapmam lâzım? diye sorduklarında, onlara şöyle cevap veriyorlar:
Namaz kıl, oruç tut, zekât ver, hacca git, kelime-i şahadet getir
(bunların hepsi de gerçekten farzdır). Ve böylece İslâmın 5 şartını
uygula, doğru cennete gidersin.
Biz de diyoruz ki: Kimse
İslâmın 5 şartıyla cennete gidemez! Allahû Tealâ Zariyat Suresinin 56.
âyet-i kerimesinde insanları niçin yarattığını söylüyor:
51/ZARİYAT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li
ya'budûn(ya'budûni).
Biz, insanları ve cinleri başka bir şey için değil; Bize, kul olsunlar
diye yarattık.
Allaha kul olmak, Allaha ulaşmayı dilemeyen hiç kimseye nasip olmaz.
Sadece Allaha ulaşmayı dileyenler, Allaha kul olabilirler.
Âmenû olmak ifadesine geri dönersek; Kurân-ı Kerimde tam 7 tane
âmenû kademesi görürüz:
1-
Allaha ulaşmayı dilemek 1. kademe âmenû olanlar için,
2-
Mürşide ulaşıp tâbî olmak, 2. kademe âmenû olanlar için,
3-
Ruhu Allaha ulaştırıp teslim etmek, 3. kademe âmenû olanlar için,
4-
Fizik vücudu teslim etmek, 4. kademe âmenû olanlar için,
5-
Nefsi teslim etmek, 5. kademe âmenû olanlar için,
6-
Muhlis olmak, 6. kademe âmenû olanlar için,
7-
İradeyi Allaha teslim etmek, 7. kademe âmenû olanlar için geçerlidir.
Her
biri âmenû kelimesiyle ifade edilmektedir.
Sadece cehenneme giden âmenû olanlarla, cennete giden âmenû olanları
ayırt ettiğimizde gördük ki; Enfal-29daki kişi cennete giden âmenû olan
kişi değildir. Çünkü takva sahibi değildir. Allahû Tealâ şöyle
buyuruyor:
10/YUNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum
yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki; Allah'ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar,
mahzun da olmazlar, öyle değil mi?
10/YUNUS-63: Ellezîne
âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden
evvel Allaha ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.
10/YUNUS-64: Lehumul buşrâ fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti),
lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel fevzul
azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır.
Allah'ın sözü değişmez. İşte o, fevz-ül azîmdir.
İşte âmenû olanlardan takva
sahibi olanlar buradadır. Buradaki takva ilk takvadır çünkü Allahû
Tealâ: Onlara korku yoktur. diyor. Eğer korku olsaydı, o zaman onların
gideceği yer cehennem olacaktı. Cehennem korkusuna sahip olacaktı. O
zaman, o âmenû olan kişi cennete girebilen birisi olmayacaktı. Burada
Allahû Tealâ açıkça: Onlara korku yoktur, onlar mahzun da
olmayacaklardır. diyor.
İki nevi insan vardır. Allaha
ulaşmayı dilemenin dışında, Allaha inanan ve inanmayanlar. İnanmayanlar
mutlaka cehenneme gideceklerdir. Ama inananların da Allaha ulaşmayı
dilemeyen kesimi; Allaha inanmasına rağmen hatta ibadetlerini
yapmalarına rağmen, gene ne yazık ki cehenneme gideceklerdir.
İşte burada Allaha ulaşmayı
dilemenin Allahın indinde ne kadar büyük bir kavram olduğunu sizlere
anlatmak için, elimizden ne kadar önemli bir şeyin kopmakta olduğunu
anlatmak için bunu söylüyoruz: Kişi Allaha ulaşmayı dilemezse ne olur?
1- O kişinin gideceği yer
cehennemdir.
2- O kişi Allahın
âyetlerinden gâfildir.
Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ
vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki; onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a
ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla
doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YUNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir
(cehennemdir).
O kişi ne yaparsa yapsın,
hiçbir şey ifade etmez. Allaha ulaşmayı dilemeyen bir kişinin
cehennemden kurtulması mümkün değildir. O kişi, hangi tür diplomanın
sahibi olursa olsun Allahın âyetlerinden gâfildir. Yeter mi? Hayır,
yetmez. Burada sadece iki özellikten bahsettik. Şimdi Allaha ulaşmayı
dilemeyen kişinin diğer özelliklerinden de bahsedelim:
3- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişi takva sahibi değildir.
4- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişi şirktedir.
Bu özellikler de cehenneme
gitmenin işaretleridir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
30/RUM-31: Munîbîne
ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel
muşrikîn(muşrikîne).
Ona
(Allaha) yönelin (Allaha ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve
namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
30/RUM-32:
Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ
ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki)
onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün
gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
Bunlar müşriklerdir. 73
fırkadan, ne yazık ki 72sini müşrikler oluşturacaktır ve şu anda da
oluşturmuş durumdadır. Dünya üzerinde 72 fırka tespit edilmiş
durumdadır. Ayrı ayrı dînler, ayrı ayrı inançlar vardır. Bu konunun
incelemesini yapanlar, her tür inancı konunun içine almışlardır.
Fırkaların her birinin içinde, Allaha ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu
küçük gruplar bulunmaktadır ki; onlar 73. fırkayı oluşturuyorlar.
İşte Allaha ulaşmayı
dilemeyen bir kişi, başlangıçta iki özelliğin sahibiydi (gideceği yer
cehennemdi, Allahın âyetlerinden gâfildi), şimdi iki özellik daha ilave
edildi (takva sahibi değil ve şirkte olmak). Bu kadar mı? Hayır. Allahû
Tealâ böyle insanlar için, ayrı ayrı açılardan birçok konuyu birden
gündeme getiriyor.
5- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişi şeytanın kuludur. Allahın kulu değildir. İşte Zumer Suresinin 17.
âyet-i kerimesi:
39/ZUMER-17:Vellezînectenebût
tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir
ıbâd(ıbâdi).
Onlar ki; taguta (insan ve
cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini
kurtardılar) çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler).
Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Sahâbe, tagutun (insan ve cin
şeytanların) kulu iken, Allaha ulaşmayı dilemişler ve tagutun kulu
olmaktan kurtulup, Allahın kulu olmuşlardır. Onlara hem cennet müjdesi
hem de dünya müjdesi vardır. Öyleyse Allaha ulaşmayı dilemeyen birisi,
Allahın kulu değildir; tagutun kuludur.
6- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişi aynı zamanda şeytanın dostudur. Allahın dostu değildir. Allahın
dostu, Allaha ulaşmayı dileyen müminlerdir. Allahû Tealâ, müminlerle
kâfirlerin mukayesesini Bakara Suresinin 257. âyet-i kerimesinde şöyle
ifade etmiştir:
2/BAKARA-257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti
ilen nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tagûtu yuhricûnehum minen
nûri ilaz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ
hâlidûn(hâlidûne).
Allah, âmenû olanların (Allaha ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları
(onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin
dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost
olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete
çıkarırlar.
İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
Allahû Tealâ diyor ki: Allah
âmenû olanların (Allaha ulaşmayı dileyen müminlerin) dostudur. Bu
kişi Allaha ulaşmayı dilemeseydi tagutun dostu olacaktı. Ama burada,
Allahın dostu olan müminlerden bahsediyor. Âmenû olanların içinden,
Allahın dostu olan kişilerden bahsediyor. Yani Allaha ulaşmayı dileyen
müminlerden bahsediyor. Allahû Tealâ: Allah onların dostudur. Onları
(onların kalplerini) zulmetten nura çıkarır. diyor.
Kalplerini zulmetten nura
çıkardığı kişilerin dışında da elbette birileri vardır. Allahû Tealâ
âyet-i kerimenin devamında onlardan da bahsediyor ve şöyle buyuruyor:
Ve o kâfirler ki tagutun dostudurlar. Onlar da tagut tarafından nurdan
zulmete götürülürler.
Öyleyse kâfirler ifadesi
açık olarak âyette geçtiğine göre tagutun dostları kâfirlerdir.
Diğerleri mutlaka müminlerdir. Allahın dostu olduklarına göre,
kalpleri zulmetten nura ulaştığı cihetle, bunlar Allaha ulaşmayı
dilemişlerdir. Mürşidlerine ulaşmışlar ve tâbî olmuşlar, ruhları Allaha
doğru yola çıkmıştır ve Allaha ulaşmıştır. Kalpleri %100 zulmetle
doluyken, %51 nura kavuşmuştur (Allaha ulaştığı yere kadar
anlatılıyor). Bundan sonra bu kişiler tagut tarafından kandırılmış ve
kalplerindeki Allahın nurları, onlar Allaha ulaşmayı dilemekten
vazgeçtikleri için, zikirleri yavaş yavaş azaldığı için, Allahın
koruyucu kalkanı kalktığı cihetle şeytan o kişi üzerinde tesir icra
ettiği için adım adım yok olmuştur. Bu kişi tagut tarafından nurdan
zulmete götürülmüştür. Bunların isimleri kâfirlerdir.
7- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişi kâfirdir. İki nevi insan vardır: Allaha ulaşmayı dileyenler ve
dilemeyenler. Bunların birincisi Allaha ulaşmayı dileyenler,
müminlerdir. Bu müminler, Allaha ulaşıncaya kadar geçen süre içindeki
müminlerdir. Sonra bu kişilerin kalpleri nura ulaştıktan sonra, tagut
tarafından nurdan aşağı düşürülürler. Bunlar da kâfirlerdir.
Mümin olmak ya da kâfir olmak
bu tarzda bir dizayn içeriyor. Bütün insanlar için, kişinin Allaha
ulaşmayı dilediği andan itibaren cennete girecek olan bir mümin olması
söz konusudur. Ama Allaha ulaşmayı dilemezse, Allaha inanması onu
hiçbir zaman cehennemden kurtaramaz. Bu açıdan bakıldığı zaman, Kurân-ı
Kerim kavramları son derece önemli kavramlardır. Allaha ulaşmayı
dilemek, konunun en büyük faktörüdür.
Kurtuluşa ulaşacak olan tek
fırkanın müminler olduğunu, geri kalan fırkaların şeytana kul olduğunu,
Allahû Tealâ bir başka âyette daha anlatıyor. Sebe Suresinin 20. âyet-i
kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
34/SEBE-20:
Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ
ferîkan minel mûminîn(mûminîne).
Ve andolsun ki iblis, onlar
üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece müminleri
oluşturan bir fırka (Allaha ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona
(şeytana) tâbî oldular.
Müminleri
oluşturan bir tek fırka hariç, geri kalan bütün fırkalar kâfirlerdir.
Rum Suresinin 32. âyet-i kerimesine tekrar bakarsak, Allahû Tealâ şöyle
buyuruyor:
30/RUM-32:
Minellezîne ferrakû dînehum ve kânû şiyeâ(şiyean), kullu hızbin bimâ
ledeyhim ferihûn(ferihûne).
(O müşriklerden olmayın ki)
onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün
gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
Bunlardan sadece bir tek fırka
şirkte olmayanlardır. Geri kalan 72 fırka şirkte olanlardır. Şirkte
olmayanlar için sadece bir tek faktör belirtilmiştir. O da, Allaha
ulaşmayı dilemektir (Allaha yönelmektir).
8- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişi hüsrandadır.
9- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişi hidayette değildir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
10/YUNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen
nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi
ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün
(Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat
kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini
tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allaha mülâki olmayı
(Allaha ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrana düştüler
(nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar
(ruhlarını ölmeden evvel Allaha ulaştıramadılar).
Bu âyete göre, Allaha
ulaşmayı dilemeyenlerin hem hüsranda olması hem de hidayette olmaması
söz konusudur.
10- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişi dalâlettedir. Allahû Tealâ Rad Suresinin 27. âyet-i kerimesinde
şunları söylüyor:
13/RAD-27: Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min
rabbih(rabbihi), kul innallâhe yudillu men yeşâu ve yehdî ileyhi men
enâb(enâbe).
Ve
kâfirler: Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı? derler.
Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve Ona
yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).
Buradaki ifadeye dikkat edin! Allah dilediğini dalâlette bırakır.
ifadesi, Allah dilediğini seçer, isterse dalâlette bırakır ya da
dalâlette bırakmaz. anlamına gelmemektedir. Allah, dalâlette olan
kişiyi dalâlette bırakır. Kim Allaha ulaşmayı dilemiyorsa, onların
hepsi dalâlettedir. Allahû Tealâ da onları, o dalâlette olduğu şekilde
bırakır. Acaba dalâlette bırakmayı dilemediği kişi kimdir? Allahû Tealâ
âyet-i kerimenin devamında şöyle söylüyor: Kim de Allaha mülâki olmayı
dilerse, Allaha yönelirse (Allaha münîb olursa), Allah onları
Kendisine ulaştırır.
Allaha ulaşmayı dilemeyen insanlar vardır, onlar dalâlettedirler.
Allaha ulaşmayı dileyen insanlar ise dalâletten kurtulanlar ve Allaha
ulaşanlardır. Allaha ulaşmayı dilemeyen insanların dalâlette olduğu
kesinlik kazanıyor. Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesine göre Allaha
ulaşmayı dilemeyenler hidayette değillerdir. Burada da dalâlette
oldukları bir defa daha vurgulanıyor.
Münîb kelimesi, yunîb kelimesi, münîbîne kelimesi, yönelmek demektir.
Peki, Allaha yönelmek ifadesinin, Allaha ulaşmayı dilemek anlamına
geldiğini nerden biliyoruz? Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde Allahû
Tealâ bunu bize ispat ediyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ
ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ
teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ tedûhum ileyh(ileyhi),
allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Dînde,
onunla Hz. Nuha vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati);
Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara
ayrılmayın. diye Hz. İbrâhîme, Hz. Musaya ve Hz. İsaya vasiyet
ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları,
kendisine çağırdığın şey (Allaha ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi.
Allah, dilediğini Kendisine seçer ve Ona yöneleni,
Kendisine hidayet eder (ruhunu
hayatta iken Kendisine ulaştırır).
Allahû Tealâ: Yehdî
ileyhi men yunîb; Allaha yönelmiş olan kişiyi Kendisine
ulaştırır. diyor. Yunîb olmak, münîb olmak ya da münîbîne kelimesi ile
ifade edilsin; hepsi Allaha yönelmektir. Yöneldiği yer Allahtır ki
Allah onu yöneldiği yere (Kendisine) ulaştırıyor. Zaten Allahû Tealâ
Kendisine yöneleni diyor.
allâhu yectebî ileyhi
men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb; Allah dilediği kişiyi
Kendisine seçer, onlardan kim Allaha yönelirse, onları Kendisine
ulaştırır.
Seçtikleri henüz Allaha
yönelmemişlerdir ama başka insanları Allahın yolundan caydırmak diye de
bir niyetleri yoktur. Allaha ulaşmayı henüz dilememişlerdir ama
dileyebilirler. Bu kişiler kendileri Allaha ulaşmayı dilemedikleri
gibi, başka insanları da Allahın yolundan caydıranlar, Allahın
yolundan men edenler, ayıranlar olsalardı; o zaman bu kişiler Allahû
Tealâ tarafından asla seçilmeyeceklerdi.
Burada, Allah dilemeden siz
dileyemezsiniz. diyen insanlara cevap vardır. Allahû Tealâ dilemiş ve
kişiyi seçmiştir. Onun Kendisine ulaşmasını dilemiştir. Ama Allahû
Tealâ, o dilediklerinden sadece Allaha ulaşmayı dileyenleri Kendisine
ulaştırıyor. Yani Allahın dilemesinin arkasından kulun da dilemesi
asıldır. Allahın dilemesi ve kulun dilemesi, ikisi birlikte bir sonuç
oluşturuyor.
11- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişinin amelleri boşa gider. Zumer Suresinin 65. âyet-i kerimesinde
Allahû Tealâ Allaha ulaşmayı dilemeyenlerin amellerinin boşa gittiğini
söylüyor:
39/ZUMER-65: Ve lekad ûhıye ileyke ve ilellezîne min kablik(kablike),
le in eşrekte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel
hâsirîn(hâsirîne).
Ve
andolsun ki sana ve senden öncekilere: Gerçekten eğer sen şirk
koşarsan (Allaha ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve
mutlaka hüsrana düşenlerden olursun. diye vahyolundu.
Muminun Suresinin 103. âyet-i
kerimesi hüsranda olanların, günahları sevaplarından fazla olanlar
olduğunu söylüyor:
23/MUMİNUN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû
enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).
Ve
kimin mizanı (sevap tartıları), hafif gelirse işte onlar, nefslerini
hüsrana düşürenlerdir.
Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.
Günahları sevaplarından fazla
olan kişiler hüsranda olanlardır. Hüsranda olanların Allaha ulaşmayı
inkâr edenler olduğunu ise Allahû Tealâ Yunus Suresinin 45. âyet-i
kerimesinde söylemektedir:
10/YUNUS-45: Ve yevme yahşuruhum keen lem yelbesû illâ sâaten minen
nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi likâillâhi
ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün
(Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat
kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini
tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allaha mülâki olmayı
(Allaha ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrana düştüler
(nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar
(ruhlarını ölmeden evvel Allaha ulaştıramadılar).
Allaha ulaşmayı dilemeyenler
hüsrandadır (Yunus-45). Hüsranda olanlar, günahları sevaplarından fazla
olanlardır (Muminun-103). Bu hüsranda olanların amellerinin boşa
çıkacağı da Zumer-65te ifade edilmiştir.
Kehf Suresinin 103 ve 104.
âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
18/KEHF-103: Kul hel nunebbiukum bil ahserîne amâlâ(amâlen).
De ki:
Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?
18/KEHF-104: Ellezîne dalle sayuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum
yahsebûne ennehum yuhsinûne sunâ(sunan).
Onlar,
dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler,
kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel
ameller işlediklerini zannediyorlar.
Kim Allaha mülâki olmayı
inkâr ederse (Allaha ulaşmayı dilemezse) onların amelleri boşa
gitmektedir.
12- Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişi fısktadır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
57/HADİD-27: Summe kaffeynâ alâ âsârihim bi rusulinâ ve kaffeynâ bi
îsebni meryeme ve âteynâhul incîle ve cealnâ fî kulûbillezînettebeûhu
rafeten ve rahmeh(rahmeten), ve rehbâniyyetenibtedeûhâ mâ ketebnâhâ
aleyhim illebtigâe rıdvânillâhi femâ reavhâ hakka riâyetihâ, fe
âteynellezîne âmenû minhum ecrehum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Onların
arkalarından da resûllerimizi ardarda gönderdik. Meryemoğlu İsayı da
arkalarından gönderdik ve ona İncili verdik. Ona tâbî olanların
kalplerine refet ve rahmet kıldık. Ve üzerlerine farz kıldığımız, fakat
kendilerinin güya Allahın rızasını kazanmak için icat ettikleri
ruhbanlığa bile hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden âmenû
olanlara (yaptıklarına karşılık olarak) mükâfatlarını verdik. Çoğu ise
fasıklardı.
Sadece âmenû olanlar (Allaha
ulaşmayı dileyenler), ecirleri almışlardır.
Zumer Suresinin 17. âyet-i
kerimesine göre, bütün sahâbe bundan 14 asır evvel üzerlerine farz olan
Allaha ulaşma dileğini yerine getirmişlerdir.
Allaha ulaşma dileği farz
mıdır? Elbette farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
30/RUM-31: Munîbîne
ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel
muşrikîn(muşrikîne).
Ona
(Allaha) yönelin (Allaha ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve
namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Zumer Suresinin 54. âyet-i
kerimesinde şöyle buyuruyor:
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ
rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye'tiyekumul azâbu summe lâ
tunsarûn(tunsarûne).
Ve
Rabbinize (Allaha) yönelin (ruhunuzu Allaha ulaştırmayı dileyin)! Ve
size azap gelmeden önce Ona (Allaha) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi,
nefsinizi, iradenizi Allaha teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız.
İster cehennem azabı deyin,
ister kabir azabı deyin netice değişmez. Allaha ulaşmayı dilemek ya da
Allaha yönelmek, bu dünya hayatında olması gereken bir vetiredir.
Allahû Tealâ Lokman Suresinin 15. âyet-i kerimesinde ise şöyle
buyuruyor:
31/LOKMAN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun
fe lâ tutıhumâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi sebîle men
enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ
kuntum tamelûn(tamelûne).
Bilgin
olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse,
ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana
yönelenlerin (ruhunu Bana ulaştırmak üzere yola çıkaranların) yoluna
tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size
haber vereceğim.
Üç âyet-i kerimede de Allaha
yönelmek, Allaha ulaşmayı dilemek farzdır. Gördük ki bütün sahâbe
Allaha yönelmişler, Allaha ulaşmayı dilemişlerdir.
12 ayrı cepheden, Allaha
ulaşmayı dilemeyen herkesin durumunu verdik. Bugün Allaha ulaşmayı
dilemek diye bir kavram dînde mevcut değildir. Asırlarca evvel İslâm
dînindeki Allaha ulaşmayı dilemek kavramı, bütünüyle dînden atılmış ve
devre dışı kalmıştır.
Bu Kurândan ve İslâmdan
kopan kavramları incelemeye devam edeceğiz. Zamanımızın en önemli konusu
Müjdeden sonra şimdi budur. Bu konuların üzerine çok daha ciddiyetle
durmak mecburiyetindeyiz. İslâmdan neler koptuğunu adım adım beraberce
göreceğiz. Bu bölümde size sadece, Allaha ulamayı dileme kavramının
İslâmdan kopmasıyla insanların neler kaybettiğini anlattık. |