|
MÜRŞİD
İslâmdan kopan kavramlardan
bahsediyoruz. Kavramlardan biri de mürşid. Mürşidin gerekliliği,
farziyeti artık hiç dikkate alınmıyor. Bir mürşide tâbî olmanın
Kurândaki farziyeti, dînini yaşadıklarını zanneden insanların %90dan
fazlası için artık bir mecburiyet değil. Sanki mürşide tâbiiyet onların
üzerine farz kılınmamış.
Evvelâ Allahın mürşid adını
verdiği insan kimdir? Bunun muhtevasını ortaya koyduğumuz zaman şunu
göreceğiz ki her şey çığırından çıkmıştır. İslâmın 7 tane safhası
vardır:
1-
Allaha ulaşmayı dilemek,
2-
Mürşide ulaşmak,
3-
Ruhu
Allaha ulaştırmak.
Bu 3 safha Allahû Tealâ
tarafından kim Allah'a ulaşmayı dilerse onlar için garanti edilmiştir.
Onlar Allahû Tealâya ulaşmayacaklar, Allah onları Kendisine
ulaştıracak. Bunun ötesi:
4-
Fizik
vücudun teslimi,
5-
Daimî
zikre ulaşıp nefsi Allahû Tealâya teslim etmek,
6-
Muhlis
olarak irşada ulaşmak,
7-
Cüzî
iradeyi de onun gerçek sahibi olan Allaha teslim ederek irşad makamına
tayin olmak ve mürşid olmak. (28 basamaklık bir İslâm merdiveninin 28.
basamağının 5. kademesini ifade ediyor.)
Mürşid, Kurândaki normal bir
insan için aşılması lâzım gelen bütün kademeleri aşabilen insan
demektir. Bu kavram unutulmakla kalmamış, mürşid müessesi unutulurken,
tâbiiyet müessesi de unutulmuş, tamamen devreden çıkmıştır ve insanlar
mürşidin farz olmadığını zannediyorlar.
Kurâna bu kadar büyük
aykırılıklar bir anda oluşmamış, insanlar 14 asır boyunca adım adım
hedeflerden sapmışlardır. İnsanlar Kurânı rafa kaldırmışlar ve dîn
adamlarının ortaya koyduğu görüşler ve kararlarla yönlerini tayin etmeye
başlamışlardır. Kurân bir umacı haline getirilmiştir. Siz Kurânı
anlamazsınız. Kurân Arapça olarak Araplara indirilmiştir. Sahâbe de
Araptı ama Kurânı anlamak için Peygamber Efendimiz (S.A.V)e
soruyorlardı. diyorlar ve de Kurânla bir ilişki kurmanın Kurânın
mânâsını öğrenmeye çalışmanın beyhudeliği, bir hedefe ulaştıramadığı
noktasından hareket ediliyor. Asırlar boyunca böyle olmuş. Peki, ama
Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvel Rahmet-i Rahmâna kavuşmuştur.
Ondan sonra dîn adamları yazdıkları kitaplarla dîni bugüne kadar
getirmişlerdir.
Şimdi aradan geçen devirleri
devre dışı bırakın, başlangıca ve sonuca bakalım. Başlangıçta ne vardı?
İslâmın 7 safhası vardı. Allahû Tealâ Kurân-ı Kerimde:
1- 7 safhanın yedisinin de
farz olduğunu söylüyor.
2- Bütün sahâbenin 7 safhanın
yedisini de yaşayıp irşad makamına kadar ulaştıklarını söylüyor.
Âyetler net ve kesin olarak
bunu söylüyor. Öyleyse söylediğimiz bir gerçek midir? Bu kısmın
ispatıyla başlayalım:
Allaha ulaşmayı dilemek
farzdır. Allahû Tealâ diyor ki:
30/RUM-31: Munîbîne
ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel
muşrikîn(muşrikîne).
Ona (Allaha) yönel
(Allaha ulaşmayı dile) ve böylece Ona
(Allaha karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.
Demek ki farzdır. 3-4 tane
örnek vermeyeceğiz; birer âyetle farz olduğunu ve bütün sahâbenin bu
hedefe ulaştıklarını ispat edeceğiz. Konumuz bu değil ama bu konunun
temel direklerinden bir tanesidir. Bütün sahâbe Allaha ulaşmayı dilemiş
midir? Allahû Tealâ buyuruyor ki:
39/ZUMER-17:
Vellezînectenebût tâgûte en ya'budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul
buşrâ, fe beşşir ıbâd(ıbâdi).
Onlar ki; taguta (insan ve cin
şeytanlara) kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar, kendilerini
kurtardılar) çünkü Allah'a yöneldiler (Allah'a ulaşmayı dilediler).
Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Allahû Tealâ diyor ki: Onlar, (sahâbe) şeytana kul olmaktan
kurtuldular, içtinab ettiler, kaçındılar, kurtuldular. Neden? Çünkü
onlar Allaha ulaşmayı dilediler, Allaha yöneldiler. Onlara müjdeler
vardır, kullarımı müjdele.
Bütün sahâbe Allahın kulu olmayı başarmışlar ve Allahû Tealâ Allaha
ulaşmayı dilediklerini ve şeytanın kulu olmaktan kurtulup Allahın kulu
olduklarını burada ispat ediyor.
Mürşide ulaşmak, 14. basamaktır. Farz mıdır? Allahû Tealâ buyuruyor
ki:
5/MAİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil
vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû
olanlar (Allaha ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allaha karşı
takva sahibi olun ve Ona ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve Onun
yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha erersiniz.
Ey âmenû olanlar; Allaha
ulaşmayı dileyenler, takva sahibi olun. (2. takvanın sahibi olun) ve
Allaha ulaştırmaya size kim vesile olacaksa o vesileyi Allahtan
isteyin. diyor. O vesileyi Allahtan istememiz söz konusudur. Allaha
ulaşmayı dilemek, vesileyi Allahtan istemek. İşte bizi Allaha
ulaştıracak olan o vesile Allahû Tealânın mürşididir. Ulaştırmakta
önayak olan, ulaştırmakta mutlak olarak bulunması lâzım gelen bir
müessese, irşad müessesesidir.
Bütün sahâbe mürşidlerine
ulaşmışlar mıdır? Kâinatın en büyük mürşidine ulaştıkları kesindir.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ
yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men
nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede
aleyhullâhe fe se yutîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana biat ettikleri zaman Allaha biat etmiş oldular.
Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği
için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allahın eli vardı.
Kim (derecesini nâkısa) düşürürse, muhakkak ki o, nefsi sebebiyle
(Allaha verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini
nâkısa düşürmüştür. Kim de Allaha olan ahdini yerine getirirse (ruhunu,
vechini, nefsini ve iradesini Allaha teslim ederse), ona en büyük
mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine
erdirilecektir).
Habibim, sana tâbî
olmak Allaha tâbî olmaktır. Onlar Akabede sana biat ettikleri zaman,
sana tâbî oldukları zaman, onların ellerinin üzerinde Allahın eli
vardı. Öyleyse sahâbenin mürşide tâbî oldukları da kesinleşmiş
durumdadır. Mürşid farzdır ve bütün sahâbe kâinatın en büyük mürşidine
ulaşmışlar, tâbî olmuşlar, farzı yerine getirmişlerdir.
Bunların birincisi 3.
basamakta gerçekleşir. İkincisi 14. basamakta gerçekleşir. İkisi de farz
ve sahâbe tarafından gerçekleştirilmiştir.
Ruhu Allaha ulaştırmak 21.
basamakta olur. Ruhun Allaha ulaştırılması üzerimize farz mıdır? Allahû
Tealâ Muzemmil-8de diyor ki:
73/MUZEMMİL-8:
Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Rabbinin (Allah'ın) ismiyle
zikret ve herşeyden kesilerek O'na (Allah'a) dön (ulaş, vasıl ol).
Allahû Tealâ:
Fecr-28de İrciî ilâ rabbiki buyuruyor.
89/FECR-28: İrciî
ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
(Ey ruh!) Rabbine geri dön
(erek ulaş). Allahtan razı olarak ve
Allahın rızasını kazanarak.
Ey ruh, Rabbine rucû et,
Rabbine geri dön. Bu bir farz hükümdür.
Bütün sahâbe ruhlarını Allaha
ulaştırmışlar mı? Yani hidayete ermişlerdir. Zumer Suresi 18. âyet-i
kerimesine bakıyoruz:
39/ZUMER-18: Ellezîne
yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne
hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar (sahâbe), sözleri
işitirler ve onların (sözlerin) ahsen olanına (Peygamber Efendimiz
(S.A.V) tarafından söylenilenine) tâbî olurlar. İşte onlar, hidayete
erenlerdir (ruhlarını ölmeden evvel Allaha ulaştıranlardır). Ve
onlar, ulûlelbabtır (daimî zikrin sahipleridir, nefslerini Allaha
teslim edenlerdir).
Sahâbe için Onlar sözü
dinlerler. Sözün en güzeline, ahsen olanına tâbî olurlar, onlar hidayete
erdiler. diyor. Hidayet, insan ruhunun Allaha ulaşmasıdır. Allahû
Tealâ diyor ki:
18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni
ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu),
zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel
muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen
murşidâ(murşiden).
Ve
güneşin, doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı
zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar,
onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allahın
âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa,
işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allaha
ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya)
bulunmaz.
Kim Allaha ulaşmışsa o zaman
o kişi hidayete ermiştir. ya da Allah kimi Ona, Kendisine
ulaştırmışsa o zaman o kişi hidayete ermiştir. Demek ki bütün sahâbe
hidayete ermişlerdir ve hidayet, ruhun Allaha ulaşması üzerimize
farzdır.
Fizik vücudu Allaha teslim
etmek üzerimize farz mıdır? Fizik vücutlarımıza Allahû Tealâ
Âdemoğulları diyor. Bu hitapla Âdemin sulbünden gelen bütün
insanların fizik vücutlarını ifade ediyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
36/YASİN-60: E lem ahad ileykum yâ benî âdeme en lâ tabudûş
şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey
Âdemoğulları! Ben sizden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı?
Muhakkak ki o (şeytan), sizin için apaçık bir düşmandır.
36/YASİN-61: Ve enibudûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve
Bana kul olun! (İşte) bu, Sıratı Mustakîmdir.
Fizik vücutlarımızı Allaha
teslim ederek Allahın kulu kılacağımıza dair Allaha ahd vermişiz.
Öyleyse Allaha fizik vücutlarımızı teslim etmemiz de üzerimize farzdır.
Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allaha teslim etmişler midir? Allahû
Tealâ buyuruyor ki:
3/AL-İ İMRAN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve
menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel
ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe
innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).
Eğer
seninle tartışmaya kalkarlarsa, o zaman de ki: Ben ve bana tâbî
olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap
verilenlere ve ÜMMÎlere de ki: Siz de (fizik vücudunuzu Allaha)
teslim ettiniz mi? Eğer teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki;
hidayete ermişlerdir. Eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen (görev)
ancak tebliğdir. Allah kullarını BASÎRdir (görendir).
Ey habibim, o ümmilere ve
kitap sahiplerine de ki: Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz
vechimizi, fizik vücudumuzu Allaha teslim ettik. Öyleyse sahâbe fizik
vücutlarını da Allaha teslim etmişlerdir.
Nefslerini teslim edenlerin
Kurân-ı Kerimdeki adı ulûlelbabtır.
3/AL-İ İMRAN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven
nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Hiç
şüphesiz; göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri
ardınca gelişinde, elbette ulûlelbab için nice deliller vardır.
3/AL-İ İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ
cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ
mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben
nâr(nârı).
O
(Ulûlelbab) ki; (lübblerin, Allahın sır hazinelerinin sahipleri),
onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allahı
zikrederler. Göklerin ve
yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki): Ey
Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih
(tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.
Ulûlelbab için ayaktayken,
otururken de, yan üstü yatarken de hep Allahı zikretmek söz konusudur.
Ulûlelbab daimî zikrin sahipleridir. Bu daimî zikrin tamamlanması
halinde nefste hiç afet kalmadığı için nefsin Allaha tam teslimi söz
konusu olur. Üzerimize farz mıdır? Nisa-103de Allahû Tealâ diyor ki:
4/NİSA-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden
ve alâ cunûbikum, fe izatmanentum fe ekîmus salât(salâte), innes
salâte kânet alel muminîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı
bitirdiğinizde; ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü
yatarken) Allahı hep zikredin! Güvenliğe kavuştuğunuzda namazı
erkânıyla kılın. Çünkü; namaz, müminlerin üzerine, vakitleri
belirlenmiş bir farz olmuştur.
Bütün sahâbe bu lâzımeyi
yerine getirmişler, nefslerini de Allaha teslim etmişlerdir.
Peki, muhlis olmak söz konusu,
irşad olmak söz konusudur. Üzerimize farz mıdır? Beyyine Suresinin 5.
âyet-i kerimesi onu söylüyor:
98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li yabudullâhe muhlisîne lehud dîne
hunefâe ve yukîmus salâte ve yutuz zekâte ve zâlike dînul
kayyimeh(kayyimeti).
Onlar
emrolunmadılar. Sadece hanifler olarak, Allah için dînde halis
(nefslerini halis kılmış) kullar olmakla emrolundular.
Ve namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolundular. İşte kayyum olan dîn
budur.
Allahû Tealâ: Onlar
emrolunmadılar, Allahın dininde nefslerinin kalbini halis kılmış kullar
olmakla emrolundular. Dînde halis kullar olmakla ve bunu hanifler olarak
gerçekleştirmekle emrolundular. diyor.
Bakara Suresinin 139. âyet-i
kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve
lenâ âmâlunâ ve lekum amâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki:
Allah hakkında bizimle mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de
Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin
amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi (MUHLİS)
(kul)larız.
Onlara deyin ki; Allah sizin
de Rabinizdir, bizim de Rabbimizdir ama biz Allaha muhlis olanlarız.
Allaha karşı bütün sahâbe muhlis olmuşlardır.
·
Fizik vücudun
teslimi; 25. basamakta,
·
Ulûlelbab
olmak, nefsi Allaha teslim etmek; 26. basamakta,
·
Muhlis olmak,
irşad olmak; 27. basamakta
·
İradenin
teslimi; 28. basamakta gerçekleşir.
Allahû Tealâ iradenin teslimi
ile gerçekleşen takva müessesesine bihakkın takva, hakka tukatihi
takva diyor. Allahû Tealâ herkese Al-i İmran-102de: Onlar, başkaları,
sizden öncekiler nasıl bihakkın takvayla takva sahibi olmuşlarsa siz de
öyle takva sahibi olun. diyor.
3/AL-İ İMRAN-102: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve
lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).
Ey
îmân edenler! Hakkıyla takva sahibi olanlar (nasıl bir takvanın sahibi
ise aynı onlar) gibi, Allaha karşı takva sahibi olun ve (ölmeden önce)
Allaha teslim olun.
Bütün sahâbe iradelerini de
Allaha teslim ederek irşad makamına tayin edilmişler, irşad görevlerini
de bihakkın gerçekleştirmişlerdir. Tevbe Suresi 100. âyet-i kerimede
Allahû Tealâ bu hususu söylüyor:
*9/TEVBE-100:
Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi
ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî
tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûlelbab, ihlâs
ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler), onların bir kısmı
muhacirînden (Mekkeden Medineye göç edenlerden), bir kısmı ensardan
(Medinedeki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve
muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı.
(Sahâbe, irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu.) Allah,
onlardan razı ve onlar da Ondan (Allahtan) razıdır. Onlara Allah,
altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen
kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Allahû Tealâ: O sabikûn-el
evvelîn var ya onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirindendi
bir de ensar ve muhacirine ihsanla tâbî olanlardandı. diyor. İster
ensar olsun ister muhacirin, sahâbenin hepsine teslim olunmuş, çünkü
hepsi irşad makamının sahipleriydi.
Bu makamda, 28. basamağın 5.
kademesinde, iradeyi de Allaha teslim edip Allahın mürşidi olmak
üzerimize farz mıdır? Farzdır. Bu kişi ruhunu da vechini de nefsini de
iradesini de Allaha teslim etmiştir.
Öyleyse Allahın Kurân-ı
Kerimindeki mürşid olmak bedava bir olgu değildir, mutlak olarak daimî
zikri gerektiriyor. Mutlak olarak ruhun, vechin, nefsin ve iradenin
Allaha teslimini gerektiriyor. Bir mürşid eğer Kurândaki mürşidse, o
ruhunu da vechini de nefsini de iradesini de Allaha teslim etmiş olan
bir kişidir. O, sabrın sahibi olmuştur.
Öyleyse konumuzun muhtevasını
ifade eden mürşid olma vasfı, Kurânın 28 basamağını birden yaşamayı
gerektiriyor. Allahın Kurândaki mürşidi bu vasıfların hepsine sahip
olandır. Geri kalanlar o mürşidlere tâbî olan vekil mürşidlerdir ama
vekil mürşidler de kendilerine tâbî olunmaları için Allahû Tealâ
tarafından vazifeli kılınmışlardır. Çünkü herkesin bulunduğu yerde bir
mürşid olmalı ki insanların ulaşabilecekleri bir yerde o mürşide tâbî
olsunlar. İşte her yerde bulunan bu mürşidler, vekil mürşidlerdir. Yani
asıl mürşidlere tâbî olup da, onların vekili sıfatıyla kendilerine tâbî
olunan görevlilerdir.
Esas tövbenin irşad makamının
sahibine olması gerekir. Ama kişi Allaha ulaşmayı dileyip de mürşidine
ulaşmayı dilediği ve bunu gerçekleştirmek için hacet namazını kıldığı
zaman, Allahın gösterdiği kişi bazen asıl mürşiddir, bazen de asıl
mürşidin vekilidir. Vekile tâbiiyet gerçekleştikten sonra tâbî olan kişi
için fırsat doğarsa esas mürşide de gidip tâbî olması söz konusu
olacaktır.
Öyleyse mürşid dediğimiz kişi
alelâde bir insan değildir. Mürşid ruhunu Allaha teslim etmiştir,
vechini Allaha teslim etmiştir, nefsini Allaha teslim etmiştir,
iradesini de Allaha teslim etmiştir; Allahın kendisine emanet olarak
verdiği her şeyi onun sahibi olan Allaha teslim etmiştir. Bunları
hayattayken yapmıştır ve de daimî zikrin sahibi olmuştur.
Mürşidin vasıflarına
baktığımız zaman;
1- Onun daimî zikirde olduğunu
görüyoruz.
2- Bu sebeple nefsinin
kalbindeki bütün afetler yok olmuştur.
3- Allah onların kalp gözünü
açmıştır. Dilediği zaman onlara kalp gözlerine fiziğin ötesinde bir
şeyler gösterir.
4- Allah onların kalp
kulaklarını açmıştır ve o gösterdiği şeyin mahiyetini onlara vahyetmek
suretiyle onlara anlatır.
Bu irşad makamındaki kişi bu 4
vasfın ötesinde;
1- Ehli tezekkürdür. Allahla
her an konuşmak, tezekkür etmek imkânının sahibidir.
2- Ehli hayırdır. Devamlı
zikrettiği için, daimî zikrin sahibi olduğu için devamlı derecat
kazanır. Derecat kazanmak hayırdır, derecat kaybetmek şerrdir.
3- Bu kişi ehli hüküm ve ehli
hikmettir. Hakemlik yaptığı zaman veya hâkimlik yaptığı zaman mutlaka
adaletle hükmeder. Çünkü Allahtan sorarak gerçekleştirir ve bu kişi
Kurân-ı Kerimin bir âyetine baktığı zaman 28 basamaktan hangisine
giriyorsa onu bir çırpıda söyleyebilecek olan yeteneğin sahibidir.
Kurânın çatısını, 28 basamağı ve muhtevasını çok iyi bilir.
Mürşid bu vasıfların sahibi
olan kişidir. Mürşid Allahû Tealânın irşad makamına ulaştırdığı
kişidir. Gerçek mürşid odur.
Hayatımıza mürşid ne zaman
girer? Önce bizim Allah'a ulaşmayı dilememiz lâzım. Sadece bu dileğin
sahipleri için mürşid vardır ve faydalı olur. Bir insan Allah'a ulaşmayı
dilememişse, asırlardır Allaha ulaşan Allahın evliyalarına
özenmemişse, Allahû Tealâdan Yarabbi, beni de o ermişlerden kıl.
tarzında bir talebi olmamışsa, o zaman o kişinin herhangibir mürşide
ulaşması ona bir şey kazandırmaz.
Bir kişi mürşidine ulaşmadan
önce mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemiş olmalıdır. Kim 12 tane ihsanla
mürşidine ulaşırsa o zaman o kişi hedefine ulaşmıştır. Allahû Tealâ
Allah'a ulaşmayı dileyen kişinin üzerine Rahîm esmasıyla tecelli eder.
Bu tecelli;
1- O kişinin gözlerindeki
hicab-ı mesturenin alınmasına sebebiyet verir.
2- O kişinin basiret adlı
görme hassasının üzerindeki gışavetin alınmasına sebebiyet verir.
3- Kişinin işitme hassasındaki
mührün açılmasına sebebiyet verir.
4- Kulaklarındaki vakranın
alınmasına sebebiyet verir.
5- O kişinin kalbinin mührünün
açılmasına sebebiyet verir.
6-Kalbindeki ekinnetin
alınmasına sebebiyet verir.
7- Kalbe ihbat konulmasına
sebebiyet verir.
Tam 7 tane faktör. Bunlar
Allahın ilk 7 ihsanıdır.
8. ihsan; Allahın o kişinin
kalbine ulaşmasıdır. Allahû Tealâ buyuruyor:
64/TEGABUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi),
ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli
şey'in alîm(alîmun).
Allahın
izni olmadan (kimseye) bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allaha âmenû
olursa Allah, onun kalbine ulaşır (hidayet eder). Ve Allah, herşeyi
bilendir.
Allah kalbe ulaşırsa ne
yapar? 9. ihsan olarak Allahû Tealâ o kişinin kalbini Allaha çevirir:
50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin
munîb(munîbin).
Kim
gaybte (görmeden) Rahmâna huşû duyarsa, (onun kalbine ulaşan Allah, o
kişinin kalbini Kendine çevirir, bu sebeple) Ona dönük bir kalple
(Allahın huzuruna) gelir.
Allaha kurumuş toprakların
suya olan hasreti gibi hasret duyanlar, huşû duyanlar için, Allah
onların kalplerini Allaha çevirir.
Allahû Tealâ 10. ihsan olarak
Enam Suresinin 125. âyet-i kerimesi gereğince kişinin göğsüne bir nur
yolu açar:
6/ENAM-125: Fe men
yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men
yurid en yudıllehu yecal sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassaadu
fîs semâi, kezâlike yecalûllâhur ricse alâllezîne lâ
yuminûn(yuminûne).
Öyleki Allah, kimi Ona
(Allaha) ulaştırmayı dilerse onun göğsünü İslâm (Allaha teslim) olması
için yarar (göğsünden kalbine nur yolu açar).
Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi
daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mümin olmayanların üzerine
pislik (azap, darlık, güçlük) verir.
Allah kimi Kendisine
ulaştırmayı dilerse onların göğsünü yarar, şerh eder ve teslime açar.
diyor. Allaha ruhunun teslim olması için açar, Allaha fizik vücudunun
teslim olması için açar, Allaha nefsinin teslim olması için açar çünkü
bütün teslimlerin geçeceği, oluşacağı nokta, merkez, kalptir. Allahın
nurlarının kalpteki seviyesine göre kişi teslimlerini gerçekleştirir.
Kişi %51 nur birikiminde ruhunu, %81 nur birikiminde fizik vücudunu,
%100 nur birikiminde nefsini Allaha teslim eder.
Bunun üzerine nefsinin
kalbindeki afetler tamamen yok olduktan sonra, o kişinin nefsinin
kalbindeki müzeyyen olma olayı başlar; tezyin, Allahın verdikleriyle
süslenme. Kalp ulûlelbab makamında, yerlerin melekûtuyla 7 defa tezyin
edilir. 7 tane yer katı, 7 kat cehennem gösterilir. Her birinde kalp bir
kademe tezyin olmuştur.
Sonra ihlâs makamında göklerin
melekûtu gösterilir. Göklerin 7 katının her birinde, kalp bir mertebe
tezyin olur. O kişi ihlâsa ulaştığı zaman, irşad olduğu zaman, kalbinde
14 mertebe müzeyyen olma olayı tahakkuk etmiştir. Bu noktadan sonra
salâh makamında 5 mertebe daha kalbi müzeyyen olur. Böylece kişinin
nefsinin kalbi tam 19 mertebe müzeyyen olduğu zaman o kişi irşad
makamının sahibi olur.
Bütün mürşidler bu kademeyi
tamamlamış olanlardır. İradesini Allaha teslim eden kişiye Allahû Tealâ
İrşada memur ve mezun kılındın. cümlesiyle irşad yetkisini verir. Bu
yetkiyi Allahû Tealâdan bizatihi almamış olan bir kişi, Allahın tayin
ettiği bir mürşid değildir. Allahın tayin etmesi; İrşada memur ve
mezun kılındın. cümlesiyle gerçekleşir.
Bu kişi ihlâs makamı
tamamlandığı zaman Allahû Tealâ tarafından önce Tövbe-i Nasuha davet
edilmiştir. Tövbe-i Nasuhunu Allahın söylediği kelimeleri tek tek
tekrar ederek gerçekleştirmiştir. Sonra da Allaha iradesini teslim
ettiği zaman Allahû Tealâ: İradeni teslim aldık, irşada memur ve mezun
kılındın. cümlesini kullanır ve onun artık her noktada Allaha sorması
ve Allahtan aldığı emirle hareket etmesi kendisine tebliğ edilir. İşte
mürşidlerin iradelerini Allaha teslimiyle beraber bu noktaya ulaşmaları
söz konusudur.
Öyleyse bir kişi mürşidine
tâbî olmak mevkiine gelebilmek için mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemek
mecburiyetindedir. Allah'a ulaşmayı dileyen bu kişi mürşidine ulaşmak
için ne yapmak mecburiyetindedir? Allahû Tealâ bu hususu Fatiha
Suresinde şöyle anlatıyor:
1/FATİHA-5: İyyâke nabudu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allahım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE isteriz.
Allahû Tealâya diyoruz ki:
Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden istiane isteriz. İstiane
Allahtan mürşidi istemenin Kurândaki ismidir. Allahtan istiane
istenir, mürşid Allahtan istenir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve
lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve
sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîme ulaşan bütün yolların yani
mürşidlerin) tayini, Allahın üzerinedir.
Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete
erdirirdi.
Sebîllerin tayini Allaha
aittir. Her mürşidin bulunduğu dergâhtan devrin imamının bulunduğu ana
dergâha baş gözüyle görülmeyen, ruhlara ait yere paralel yollar vardır.
O yolların her birisi bir sebîldir. Her mürşidin bulunduğu dergâhtan
devrin imamının bulunduğu dergâha doğru, dünyanın her köşesinden yollar
vardır. Devrin imamı bütün mürşidlerin bağlandığı temel merkezdir.
Öyleyse irşad makamının
sahipleri, kendileri o ruhları eğitmek yetkisinin sahibi değillerdir.
Eğitim devrin imamının dergâhında oluşur. O tâbî olduğu mürşidin
dergâhına gelen ruhlar, oraya 12 tane ihsan alarak geleceklerdir.
Demiştik ki; ilk 7 ihsan, başlangıçta tahakkuk eder. Görme, işitme ve
idrak etme hassalarının açılmasıyla 7 tane ihsan kişiye verilir. Sonra
Allahın kalbe ulaşması, 8. ihsan; kalbin nur kapısını Allaha
çevirmesi, 9. ihsan ve Allahın göğsümüzü yararak göğsümüzden kalbimize
bir nur yolu açması, Enam Suresinin 125. âyet-i kerimesi gereğince, 10.
ihsandır.
Dikkat ettiniz mi?
Enam-125de Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü
yarar. diyor. Neden? Çünkü kişinin Allaha ulaşabilmesi, nefs tezkiyesi
isimli bir olaya bağlıdır. Nefs tezkiyesi için Allahın rahmet, fazl ve
salâvât adlı nurlarının nefsin kalbine girmesi gerekir. Bunun için de
bir yol şarttır. İşte bu yol Enam Suresinin 125. âyet-i kerimesi
gereğince o kişinin göğsünden kalbine ulaşan bir menfez oluşturmak
suretiyle Allah tarafından gerçekleştirilir. Kişinin göğsü yarılır,
göğsünden kalbine bir nur yolu açılır. Bu, Allahın 10. ihsanıdır.
Bu noktadan itibaren o kişi
zikir yapmaya başlar; Allah, Allah, Allah, Allah, Allah diye bu kişi
zikrettiği zaman Allahın katından gelen rahmet ve fazl isimli 2 tane
nur, kişinin göğsüne gelir, göğsündeki o yarıktan geçerek kalbine ulaşır
ama kalbe sadece rahmet nuru girebilir. Bu nurun girmesini Allahû Tealâ
Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde açıklıyor:
39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ
nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min
zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah
kimin göğsünü İslâm için (Allaha teslim için) yarmışsa artık o,
Rabbinden bir nur üzere olur.
Allahın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte
onlar, apaçık dalâlettedirler.
Allahû Tealâ: Allah o kişinin
ki göğsünü yararak göğsünden kalbine nur yolu açmıştır, işte o kişinin
kalbine Allah nurunu gönderir. Hiç Allahın göğsünü yararak göğsünden
kalbine nur yolu açtığı kişinin kalbine gönderdiği nurlar sebebiyle o
kişinin kalbinin durumu ile kalbi zikir sebebiyle kararmış ve setleşmiş
olan herhangi bir insanın kalbi bir olur mu? diyor. Allahın göğsünü
yararak, şerh ederek göğsünden kalbine yol açtığı kişinin kalbine
gönderdiği nur sebebiyle o kişinin kalbi ile kalbi karanlıklar içinde
olan kişinin kalp muhtevası hiç aynı olur mu? diyor. Bir tanesinin
kalbi kararmıştır, sertleşmiştir. Diğerinin ise kalbi adım adım
aydınlanmaya başlamıştır. Allahın rahmet nuru kişinin kalbine
girmiştir. Allahû Tealâ Rahmet nurunu kast ederek tek bir nurdan
bahsediyor. Nurlar demiyor. Burası 11. basamak ve 11. ihsandır.
Bundan sonra ne olur? O
kişinin kalbine giren nurların o kişide huşû oluşturması gerekir. Hadid
Suresinin 16. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
57/HADİD-16: E lem yeni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li
zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl
kitâbe min kablu fetâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun
minhum fâsikûn(fâsikûne).
Âmenû
olanların kalplerinde, Allahın zikri ile (ve bu zikirle) Hakktan inen
şeyle (nurla) huşûya ulaşmak zamanı gelmedi mi?
Kendilerine kitap verilen ve sonra aradan uzun zaman geçen ve kalpleri
kasiyet bağlayan kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu fasıklardır.
O kişinin kalbinde Allahın
zikriyle ve bu zikrin Hakktan indirdiği şeyle (nurla) huşû oluşturması
vakti gelmedi mi? diyor. O kişinin kalbinde %2 nur oluştuğu zaman huşû
da oluşmuştur. Önemli mi? Huşû oluşması çok önemli. Çünkü konumuz olan
mürşide ulaşabilmek şu Kurânda mevcut olduğu halde, İslâmda
unutulmuştur. Gününüzde insanlar mürşid olmasa da olur diye
düşünmektedirler.
Öyleyse bir insanın Allahtan
sorarak mürşidine ulaşması lâzımdır;
·
Fatiha
Suresinin 5. âyet-i kerimesi gereğince,
·
Nahl
Suresinin 9. âyet-i kerimesi gereğince ve
·
Maide
Suresinin 35. âyet-i kerimesi gereğince.
Maide Suresinin 35. âyet-i
kerimesini bir defa daha söyleyelim:
5/MAİDE-35: Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil
vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû
olanlar (Allaha ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler)! Allaha karşı
takva sahibi olun ve Ona ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve Onun
yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha erersiniz.
Ey âmenû olanlar, Allah'a
ulaşmayı dileyenler, takva sahibi olun. Yani İkinci takvanın sahibi
olun. Nasıl? Kim sizi Allaha ulaştıracaksa, Allaha ulaştıran o
vesileyi, Allaha ulaştıracak olan vesileyi Allahtan isteyin. diyor.
Allahû Tealâ üzerimize farz kılmıştır. İşte bunu isteyebilmek için huşû
sahibi olmamız lâzımdır.
Hadid Suresinin 16. âyet-i
kerimesinde kişinin nasıl huşû sahibi olduğunu gördük. O kişi huşû
sahibi oldu. Allahû Tealâdan mürşidini istemesi lâzımdır. Biz
Fatiha Suresinde Allaha diyoruz ki:
Yalnız Senden istiane isteriz. İşte bu Allahtan istenecek istianenin
nasıl isteneceği, Bakara Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde ifade
buyrulmuştur:
2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le
kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allahtan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Fakat muhakkak
ki bu (hacet namazı ile Allaha ulaştıran mürşidi sormak), huşû sahibi
olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
Allahû Tealâ: Allahtan
sabırla ve namazla istianeyi isteyin. diyor. Bu da üzerimize farzdır.
Bu âyet-i kerimeler hem Allahtan mürşidin istenmesinin üzerimize farz
olduğunu söylüyor, hem de Allahtan istemenin gerektiğini söylüyor. Bu
âyet-i kerime iki hususu birden bize bildiriyor. Bakara Suresinin 45.
âyet-i kerimesi hem Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesi gibi İstianeyi
mutlaka isteyin. diyor, üzerimize farz kılıyor. Hem de Hacet namazı
kılarak isteyin. diyor. Namaz kılındığı cihetle isteme mahallinin Allah
olduğu kesinleşiyor.
Allahû Tealâ: Ama bu büyük
bir iştir, kebîretun bir iştir. diyor. Neden? Çünkü kişi huşû sahibi
olmamışsa, o söylediğimiz 12. basamağa ulaşmamışsa, kalbinde %2 rahmet
birikimi oluşmamışsa, o kişi 100 defa hacet namazı kılsa mürşidini
göremez. İşte Allahın İrşad makamını Allahtan isteyin. hüviyetini 2
defa farz kılması, şu şekilde sonuçlanıyor: illâ alel hâşiîn;
ama huşû sahipleri hariç. Yani başkaları için, huşû sahiplerinden
başkaları için Allahtan mürşid isteyip de mürşide ulaşmak bir hayal,
çok büyük, çok zor bir iştir. Allahû Tealâ onlara göstermez. Ama Allahû
Tealâ: Huşû sahipleri hariç. diyor. Bu noktadaki huşû sahiplerinin kim
olduklarına bakıyoruz:
2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum
ileyhi râciûn(râciûne).
O
(huşû sahipleri) ki; onlar, Rablerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki
olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka Ona döneceklerine yakîn
derecesinde inanırlar.
Allahû Tealâ: Onlar Allaha
mülâki olacaklarına, ruhlarını Allaha ilka edeceklerine, mülâki
kılacaklarına, Allaha ruhlarını hayattayken ulaştıracaklarına kesin
şekilde inananlardır. diyor. Huşû sahipleri, Allaha ruhlarını
hayattayken ulaştıracaklarına, ilka edeceklerine kesin şekilde
inananlardır. Sonra da ölümden sonra da ruhlarının Allaha rucû
edeceğine inananlardır. diyor.
Böyle bir insan, bu noktadaki
insan;
1-
Allaha inanıyor.
2-
İnsan
ruhunun ölmeden evvel ulaşacağına inanıyor.
3-
Allahın bu hususu üzerine defaatle farz kıldığına inanıyor.
4-
Allaha ruhunun ölmeden evvel ulaştırmayı dilerse, mutlaka ulaşacağına
da inanıyor.
İşte bu kişi huşû sahibidir.
Göstergesi, kalbinde %2 rahmet nurunun 12. basamakta oluşmasıdır.
Su kişi huşû sahibi olmuştur,
13. basamağa gelmiştir, vasıfların hepsinin sahibidir. Allaha ruhunu
kesin şekilde ulaştıracağına emin, kesin olarak buna inanıyor. Bu
hüviyetin sahibi olan kişi hacet namazını kıldığı zaman Allahû Tealâ
mutlaka ona mürşidini gösteriyor ve kişi mürşidine ulaşıp tâbî oluyor.
Ne diyor Allahû Tealâ: illâ alel hâşiîn; ama huşû
sahipleri hariç, onlara mutlaka gösterir. Diğerlerine göstermez ama
onlara mutlaka mürşidlerini gösterir.
13. basamakta kişi hacet
namazını kıldı. Allah Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesi gereğince ona
mutlaka ya mürşidini ya da kendisine yakın vaziyette olan mürşid
vekilini gösterir. Netice değişmez, kişi mutlaka oraya ulaşıp tövbe
edecektir. Böylece kişi mürşidine ulaşır, mürsid mutlaka ulaşabileceği
bir yerdedir.
Tövbeden murad cereyan
almaktır. Mürşid o cereyanın sahibi olan kişidir. Hangi cereyan?
Peygamber Efendimiz (S.A.V) her sene Hira dağındaki Nur mağarasına
çıkardı, itikafa çekilirdi, 30 gün bazen 40 gün orada kalırdı. 40 yaşına
bastığı zaman bir gün Cebrail (A.S) bembeyaz elbiseler içinde insan
hüviyetinde göründü. Ona doğru bir adım attı ve İkra;
Oku! dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) dedi ki: Ben okuma yazma
bilmiyorum, ümmiyim. Bir adım daha attı Cebrail (A.S), Peygamber
Efendimiz (S.A.V)e yaklaştı. Gene Oku! dedi. Gene aynı cevabı aldı.
Üçüncü adımda: İkra, bi ismi Rabbike; Rabbinin ismiyle
oku! dedi ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)e kollarıyla sımsıkı sarıldı.
Allahın cereyanı Cebrail (A.S)e her zaman olduğu gibi geldi, Ondan
Peygamber Efendimiz (S.A.V)e geçti, ikisi de şiddetle sarsıldılar. İşte
bu cezbe, bizim kardeşlerimizde mevcuttur. Peygamber Efendimiz
(S.A.V)den bize kadar ulaşan bir cezbe, Allahın cereyanı ve bu
cereyanın insanlara ulaşması söz konusudur.
Peygamber Efendimiz
(S.A.V)den 30 yıl sonra Hz. Ali sahâbeye diyor ki: Ey sahâbe, ey benim
aziz kardeşlerim, sizlere ne oldu? Bundan 30 yıl evvel ben sizin
cezbenizden bu mescidin tavanlarının sarsıldığını bilirim. Ne oldu
sizlere? diyor.
Mürşid iradesini de Allaha
teslim eden kişi, mutlak olarak cezbenin sahibidir. Cezbe mürşidin
tanıtıcı vasfıdır.
Kişi mürşidine ulaştığında
tâbiiyetini gerçekleştirir. Bu kişi o zaman tâbiiyet sırasında Allahtan
7 tane nimet alır.
1- Devrin imamının ruhunun o
kişinin başının üzerine gelip, yerleşmesiyle o kişinin kalbine îmân
yazılır:
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yuminûne billâhi vel yevmil âhıri
yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev
ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve
eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min
tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu),
ulâike hizbullah(hizbullahi), e lâ inne hizballâhi humul
muflihûn(muflihûne).
Allaha
ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allaha ulaşma gününe) îmân eden kavmi,
Allaha ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın. Velev ki;
onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun.
Onların kalplerine îmân yazılır. Ve onlar, Allahın katından (orada
eğitilmiş olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine
yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan
cennetlere konurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah onlardan
razıdır, onlar da Allahtan razıdırlar. İşte onlar, Allah
taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki; Allah, taraftarları kurtuluşa (felâha)
erenlerdir.
2- Devrin imamının ruhunun o
kişinin başının üzerine Allahın katından bir olarak ruh gönderilir.
3- Kişinin ruhu vücuttan
ayrılır.
Bu kişi mürşidine tâbî olduğu
zaman devrin imamının ruhu başının üzerine gelir ve ona Mumin Suresinin
15. âyet-i kerimesi gereğince o kişinin ruhuna: Senin yevmit telâkın,
Allaha mülâki olma günün geldi. Allaha geri dön. emrini verir.
40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî
alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine
ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın
da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine)
Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için,
emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının
ruhunu) ulaştırır.
4- Allah o kişinin bütün
günahlarını sevaba çevirir. Furkan Suresi 70. âyet-i kerime:
25/FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe
ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu
gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ama
(mürşidin önünde) tövbe eden ve (mürşidin önünde tövbe etmek suretiyle
kalbine îmân yazıldığı için îmânı artan bir) mümin olan ve nefsi ıslâh
edici ameller işleyen kişinin Allah, günahlarını sevaba çevirir.
Ve Allah, günahları se-vaba çeviren ve rahmet gönderendir.
4-Kişinin ruhu vücuttan
ayrılır.
Bu kişi mürşidine tâbî olduğu
zaman devrin imamının ruhu başının üzerine gelir ve Mumin Suresinin 15.
âyet-i kerimesi gereğince o kişinin ruhuna: Senin yevmit telâkın,
Allaha mülâki olma günün geldi. Allaha geri dön. emrini verir.
40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî
alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine
ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın
da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine)
Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için,
emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının
ruhunu) ulaştırır.
5- Allah'a ulaşmayı dileyip de
mürşidine ulaşan ve tâbî olan kişi, böylece kalbine îmân dolduğu için
îmânı artan mümin olmuştur. Bu kişi aynı zamanda da nefs tezkiyesine
başlar. Allah, Allah, Allah, Allah diye zikir ettiği zaman, Allahın
katından gelen rahmet ve fazl ve rahmetle salâvât nurları kalbine ulaşır
ve kalbindeki Allahın yazmış olduğu îmân kelimesine gelen fazıllar
yapışmaya başlar. Kalbin nurlar tarafından işgal edilmesi, kapkaranlık
olan kalbin bu nurlarla adım adım aydınlanmaya başlaması nefs tezkiyesi
adını alır. O kişinin nefsi nefs tezkiyesine başlar.
6- O kişinin fizik vücudu
nefsin afetlerine karşı giderek daha büyük bir kuvvetin sahibi olur.
Çünkü afetler giderek azalmaktadır.
7- O kişinin iradesi, afetler
devamlı azaldığı için, afetlere karşı her gün biraz daha güçlenmektedir.
İşte bunlar, mürşide
ulaşıldığı zaman Allahû Tealâdan alınan 7 tane nimettir.
Bu 7 nimetten bir tanesi daha
derecelerle alakalı olduğu için ikisi bir faktör sayılmaktadır. O kişiye
Allahû Tealâ mürşidine ulaştığı güne kadar her kazandığı derecatta 1e
10 verirken, tâbiiyet anında bu 1e 100e çıkar. Sonra nefsinin kalbinde
fazıllar % 7yi bulduğunda o kişi 1. gök katına ulaşır ve Allah o kişiye
1e 100 vermeye devam eder. Bu nurların her %7 artışında 2., 3., 4., 5.,
6., gök katlarına ulaşan ruha paralel olarak, Allahın verdiği 1e 100
sistem, 1e 200e, 1e 300e, 400e, 500e, 600e ve 700e çıkar. Ruh
Allaha ulaştığı zaman o kişinin her bir kazandığı derece karşılığında,
o kişiye 1e 700 nimet verilir. Buraya kadar olan kısım Allahû Tealâ
tarafından garanti edilmiştir.
Eğer bu kişi mürşidine tâbî
olmasaydı, ne bu 7 tane nimeti alabilirdi ne de ruhunu Allaha
ulaştırabilirdi. Ama Allahû Tealâ Allah'a ulaşmayı dileyen bir kişiyi
Kendisine ulaştırmayı garanti ettiği için, o kişiyi mürşidine ulaştıran
ve ona mürşid sevgisi veren Allahtır. Yolunda da devamlı olarak yardım
eden gene Allahtır ve o kişinin ruhunu Kendisine ulaştıran da gene
Allahtır.
Nefsi %51 tezkiye olduğu için
bu kişi dünya saadetinin de %51ine sahip olmuştur. Bir de cennetin 3.
katı Allahû Tealâ tarafından garanti edilmiştir. Eğer bu kişi mürşidine
tâbî olmasaydı bu hedeflerin üçüncüsüne ulaşamayacaktı. Ruhu asla
Allaha ulaşamayacaktı. Bu kişi Allah'a ulaşmayı diledikten sonra
mürşidine ulaşmadan ölmüş olsaydı gene Allahın cennetine girerdi, 1.
kat cennete hak kazanırda. Mürşide ulaştıktan sonra ölen kişiyse 2. kat
cennete girer. Ruhunu Allaha ulaştıran kişiyse 3. kat cennete girer.
Mürşid farzdır, söylediğimiz
vasıfların sahibidir.
|