|
NEFS TASFİYESİ
Allahın bir zikir sohbetinde
daha İslâmdan kopan kavramlar konusunda birlikteyiz. Nefs tasfiyesi de
bu kavramlardan bir tanesidir. Artık zikir devreden çıkartıldığı için
nefsin tezkiyesi de tasfiyesi de yoktur. Oysaki nefs tasfiyesi de mutlak
olarak Allahın hedeflerine yürümek konusunda üzerimize farzdır. Çünkü
Allahû Tealâ ulûlelbab olmayı, daimî zikri üzerimize farz kılmıştır.
Evvelâ zikir farz mı noktasından harekete geçelim. Zikir farz mıdır?
Evet, farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme
rabbike ve tebettel
ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Rabbinin (Allahın) ismiyle
zikret ve herşeyden
kesilerek Ona (Allaha) dön (ulaş,
vasıl
ol).
Zikir neticesinde kişi ruhunu Allaha ulaştırıyor. Bu daimî zikir
değildir, günün yarısından daha fazla zikir de değildir. Bu, Allahın
belli bir sıra dahilinde emrettiği virdi gerçekleştirmektir. Yani 7 bin
zikirden başlayan bir zikretme müessesesi, 33 bin zikirde ruhu Allaha
ulaştırmakla tamamlanır. Ruhumuzu Allahı zikrederek Allaha ulaştırmak,
üzerimize farz kılınmıştır. Anlıyoruz ki ruhumuzun Allaha ulaşması
Allahın zikri ile mümkündür. Bu, zikrin vücuda getirdiği nefs tezkiyesi
denilen bir olayla mümkündür. Nefs tezkiyesi yoksa o zaman ruhumuzun
Allaha ulaşması da yoktur. Oysaki ruhumuzu Allaha ulaştırmak üzerimize
farzdır.
Ruhumuzu Allaha ulaştırmak evvelâ Muzemmil-8 ile farzdır. Sonra Allahû
Tealâ Zariyat-50de: fe firrû ilâllâh:
Allaha firar et, Allaha kaç ve Allaha
sığın. diyor. Ruhumuzun Allaha sığınması, Allaha kaçması emrediliyor.
51/ZARİYAT-50: Fe firrû
ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah'a kaç (Allah'a ulaş,
Allah'a sığın).
Muhakkak ki ben, sizin için (ondan), apaçık
bir uyarıcıyım.
Fecr-28de: İrciî ilâ rabbiki:
Rabbine rücû et, geri dönerek Rabbine ulaş. diye buyuruyor. Bu, ruhun
biz hayattayken Allaha ulaşmasıdır.
89/FECR-28: İrciî
ilâ rabbiki râdıyeten
mardıyyeh(mardıyyeten).
Allahtan
razı ol ve Allahın
rızasını
kazan. (Ey ruh!) Allaha (Rabbine) geri dönerek ulaş.
Allahû Tealâ Zumer-54de buyuruyor: Üzerinize azap gelmeden önce
Allaha yönelin ve Allaha teslim olun.
39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en
yetiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve
Rabbinize (Allaha) yönelin (ruhunuzu Allaha ulaştırmayı
dileyin)! Ve size azap gelmeden önce Ona (Allaha) teslim olun
(ruhunuzu, vechinizi,
nefsinizi, iradenizi Allaha teslim edin).
Sonra yardım olunmazsınız.
Bunun mânâsı: Önce ruhunuzu, sonra fizik vücudunuzu, nefsinizi,
iradenizi Allaha teslim edin. demektir. Bütün teslimler, ruhun teslimi
de bu konunun içindedir. Önce ruhumuzu Allaha ulaştırmamız üzerimize
farzdır. Sonra bakıyoruz ki daimî zikre ulaşmak da üzerimize farzdır.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
4/NİSA-103: Fe izâ
kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen
ve kuûden ve alâ cunûbikum,
fe izatmanentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel
muminîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı
bitirdiğinizde;
ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allahı
hep zikredin! Güvenliğe
kavuştuğunuzda
namazı erkânıyla
kılın.
Çünkü; namaz, müminlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş
bir farz olmuştur.
Ayaktayken de, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allahı
zikredin.
Bir insan üç halde bulunabileceğine göre ya ayaktadır ya oturuyordur ya
da yatıyordur. Dördüncüsü yok. Öyleyse daimî zikir emri ile karşı
karşıyayız. Yeter mi? Yetmez, bütün sahâbenin daimî zikre ulaştığını
görüyoruz.
3/AL-İ
İMRAN-191: Ellezîne
yezkurûnallâhe kıyâmen
ve kuûden ve alâ cunûbihim
ve yetefekkerûne fî halkıs
semâvâti vel ard(ardı),
rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan),
subhâneke fekınâ
azâben nâr(nârı).
O
(Ulûlelbab) ki; (lübblerin, Allahın
sır
hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü
yatarken (hep) Allahı
zikrederler. Göklerin ve
yerin yaratılışı
hakkında
tefekkür ederler. (Ve derler
ki): Ey Rabbimiz! Sen, bunları
bâtıl
olarak (boşuna)
yaratmadın.
Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin
azabından
koru.
Allahû Tealâ daimî zikrin sahiplerine ulûlelbab diyor.
Ellezîne
yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim:
Ulûlelbab için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep
Allahı zikretmek söz konusudur.
Bütün sahâbe ulûlelbab oldular mı? Daimî zikrin sahibi oldular mı? Yani
nefs tasfiyesini gerçekleştirdiler mi? Evet. Konumuzun daha başında bunu
ortaya koyalım ki bütün sahâbe ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve
iradelerini teslim etmişlerdir. Bu, nefsin teslimi safhasıdır. Allahû
Tealâ diyor ki:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu),
ulâikellezîne hed âhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar,
sözü işitirler, böylece onun
ahsen olanına
tâbî olurlar. İşte
onlar, Allahın
hidayete erdirdikleridir. Ve işte
onlar; onlar ulûlelbabtır
(daimî zikrin sahipleri).
Bütün sahâbe ulûlelbab olmuştur yani nefs tasfiyesini
gerçekleştirmiştir.
Nefs tezkiyesi, ruhumuzu Allaha ulaştırıncaya kadar geçecek safhayı
ifade eder.
1. basamakta olayları yaşarız.
2. basamakta olayları değerlendiririz. Allahû Tealâ insanlardan Allaha
ulaşmayı dileyenleri seçer.
Allaha ulaşmayı dileyenler 3. basamağa ulaşırlar.
Allahû Tealâ derhal o kişilerin üzerine Rahîm esması ile tecelli eder.
Onların gözlerini, kulaklarını ve kalplerini açar. Sonra onların
kalplerine ulaşır. Kalbi Allaha çevirir. O kişilerin göğsünü yararak
göğsünden kalbine bir nur yolu açar ve o kişi zikir yapmaya başlar.
Allah katından gelen rahmet nurları kalbe sızar. Bu sızıntı %2yi
bulduğu zaman kişi huşû sahibi olur. O zaman mürşidini sormak imkânının
sahibi olur, hakkı doğar. Hacet namazını kılıp Allahın farz emri
üzerine mürşidini sorar. Allahû Tealâ kişiye mürşidini gösterir ve kişi
mürşidine tâbî olur. Bu tâbiiyet gerçekleştiği zaman, ruhu vücudundan
ayrılır ve Allaha doğru yola çıkar.
Nefs tezkiyesi boyunca nefsinin kalbinde %2 rahmetten sonra;
1-
İlk %7
fazl birikimi tamamlanınca o kişinin ruhu 1. gök katına çıkar. Nefs-i
Emmare.
2-
Nefsinin kalbinde 2. defa %7 fazl birikimi ile bu kişinin ruhu 2. gök
katına çıkar. Nefs-i Levvame
3-
Sonra
ruhu 3. defa %7 fazl birikimi ile 3. gök katına ulaşır. Burası Nefs-i
Mülhimedir. Kişi Allahtan ilham almaya başlar.
4-
4.
defa %7 fazl birikimi ile bu kişinin ruhu 4. gök katına çıkar. Nefs-i
Mutmaine. Kişi artık doyuma ulaşmıştır. Allahın verdikleri onun için
mutlak olarak yeterlidir.
5-
5.
defa %7 fazl birikimi ile bu kişinin ruhu 5. gök katına ulaşır. Burası
Allahtan razı olma makamıdır. Nefs-i Radiye.
6-
6.
defa %7 fazl birikimi, ruh 6. gök katına ulaşır. Nefs-i Mardiyye. Allah
da ondan razı olmuştur.
7-
7.
defa %7 nur birikimi o kişinin ruhunu Allaha ulaştırır. Ruh Allahın
Zatında yok olur. Burası Nefs-i Tezkiyedir.
Burası Nefs-i Tezkiyeye kadar olan bölümdür. Şimdi tezkiyeden sonraki
bölümü yani tasfiyeyi inşaallah ele alıyoruz.
Nefsin kalbinde %49 fazl, %2 rahmet birikimi ile bir insanın ruhu
Allaha ulaşır ve nefsin kalbinde %51 nur birikimi tamamlanır. Bu
kişinin ruhu Allahın Zatında yok olur. Burası fenâ makamıdır.
Fenâfillah makamı.
Fenâ; fani olma, yok
olma,
Fi; içinde
fenâfillâh; Allahın
içinde yok olma demektir.
Allahın ruhunu taşıyan insan, Allaha ait olan emanetini Allaha teslim
etmiştir. Ruh, Allaha dönmüştür. Allaha döndükten ve Allahû Tealânın
Zatında yok olduktan sonra Allah o kişinin ruhunu tekrar İndi İlâhiye
gönderir. Artık o kişi Allahû Tealânın huzurunda boşlukta duran bir
altın taht sahibi olur. İşte burası o kişinin nefsinin kalbinde nurların
%61den daha sonraki safhasını ifade eder.
Nefsin kalbindeki nurlar %51den %61e kadar, ruhun Allahın Zatında
yok olduğu noktadaki hüviyeti gösterir. Kişinin ruhu Allahın Zatında
yok olmuştur ama kişi zikrini arttırmaya devam eder. Bu kişinin zikri
arttıkça nefsinin kalbindeki nurlar da %51den %61e kadar yükselir. %61
olduğu zaman Allahû Tealâ o kişiye Enam Suresinin 127. âyet-i kerimesi
gereğince taht ihsan eder:
6/EN'AM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum
bimâ kânû yamelûn(yamelûne).
Rablerinin katında onlar
için selâm yurdu (teslim
yurdu) vardır.
Yapmış
olduklarından
dolayı,
O (Allah), onların
dostudur.
Bu tahta bakıyoruz; Allahû Tealâ; Onlara Allahın İndinde, İndi
İlâhide taht ihsan edilir. Onlar orada tahtlarda otururlar. buyuruyor.
İşte böyle bir ortamda bir kişinin bu hedeflere yönelmesi, ulaşması
Allahû Tealânın bir dizaynını ifade ediyor. Bu kişi zikrini bu noktadan
itibaren de arttırmaya devam ediyor. Kalpteki nur birikiminin %61den
%71e kadar olan makam, beka makamıdır. Allahın İndinde, İndi İlâhide
o kişinin baki olduğunu gösterir. Allahın indinde baki olmak demektir.
Peki sonra? Bundan sonraki makam zühd makamıdır. Zikrinizi daha çok
arttırdığınız zaman zühd makamının sahibi olursunuz. Buradaki zikrin
işareti, günün yarısından daha fazla zikirdir. Hiç kimse zikrini günün
yarısından öteye geçirmedikçe nefsinin kalbindeki nurlar %71i aşamaz.
%71i aşabilmesi için kişinin mutlaka zahid olması lâzımdır.
Yusuf Suresinin 20. âyet-i kerimesi negatif zühdten bahsediyor:
12/YUSUF-20: Ve şerevhu bi
semenin bahsin derâhime madûdeh(madûdetin), ve kânû fîhi minez
zâhidîn(zâhidîne).
Ve onu
(Yusufu), az bir fiyatla, birkaç dirheme sattılar.
Çünkü; ona karşı
zahidlerden idiler.
Allahû Tealâ negatif zühd konusunda şunu söylüyor: Onlar yani
kardeşleri, Yusufa karşı zahiddiler, bu sebeple Yusufu birkaç dirheme,
pek az bir bedele sattılar.
Negatif zühdün karşıtı pozitif zühdtür. Bir kişi her gün, günün
yarısından daha fazla zikrediyorsa o Allah ile olan ilişkisinin dünya
ile olan ilişkisinden her gün daha fazla olduğunu Allaha ispat etmiş
demektir. Bu sebeple bu kişi Allahın katında zahid mertebesindedir.
Bu kişi zikrini daha da arttırıyor. Öyle bir gün geliyor ki bu kişinin
nefsinin kalbindeki nurlar %71den %81e yükseliyor. %81e ulaştığı
zaman artık o kişi fizik vücudunu Allaha teslim etmiştir. Bu kişi
mutlaka günün yarısından daha fazla zikreden birisidir. Kimin nefsinin
kalbinde, (ulaştığı zikir kademesi itibariyle) %61, %71 nur birikimini
geçip, bu nur birikimi %81e ulaşmışsa, o kişinin fizik vücudu Allaha
teslim olmuştur. Ama kişinin nefsinin kalbinde daha %19 karanlık vardır,
afetler vardır. %81 (%79 fazl, %2 rahmet) nura karşılık, geri kalan
%19luk kısım kapkaranlık olmasına rağmen o kişinin fizik vücudu
Allahın bütün emirlerini yerine getirir. Yasak ettiği hiçbir fiili
kesinlikle işlemez.
O
kişi için söz konusu olan fizik vücudunu Allaha teslim etmektir. O
kişinin fizik vücudu %19 muhalefete hiç aldırmadan, Allahın bütün
emirlerini yerine getirir, yasak ettiği hiçbir fiili işlemez. İşte bu
nokta kişinin fizik vücudunu Allaha teslim ettiği noktadır.
Gelin Allahû Tealâya soralım. Acaba sahâbe fizik vücudlarını Allaha
teslim etmişler midir? Cevap geliyor; Al-i İmran Suresinin 20. âyet-i
kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:
3/AL-İ
İMRAN-20: Fe
in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve
menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel
ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû
fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu
basîrun bil ibâd(ibâdi).
Eğer
seninle tartışmaya
kalkarlarsa, o zaman de ki: Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi
(fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve
ÜMMÎlere de ki: Siz de
(fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi? Eğer
teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir.
Eğer
yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen
(görev) ancak tebliğdir.
Allah kullarını
BASÎRdir (görendir).
Önce Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve bütün sahâbe yani Ona tâbî olanlar,
fizik vücudunu Allaha teslim etmiştir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) daha
üst makamlara da çıkıp iradesini de Allaha teslim etmiştir. Sahâbe ise
fizik vücutlarını da Allaha teslim etmişlerdir. Bütün sahâbenin fizik
vücutlarını Allaha teslim ettikleri kesindir.
Sahâbenin zikirlerinin daha da arttırdığını görüyoruz. Nefsin kalbindeki
nurlar giderek çoğalıyor ve öyle bir noktaya geliyor ki; bu kişi daimî
zikrin sahibi oluyor. Bu kişi daimî zikrin sahibi olana kadar İlmel
yakîn ile Aynel yakîn arasında bir köprüdedir. Ruhumuzun Allaha
ulaştığı noktada İlmel yakîn sona ermiştir. Ondan sonra kişi fenâ
makamını, beka makamını, zühd makamını ve muhsinler makamını geçecektir.
Ancak ondan sonra ulûlelbab olacaktır. Bu 4 makam İlmel yakînden,
Aynel yakîne geçişin 4 makamını ifade eder ama İlmel yakîn bitmiştir.
Aynel yakîn de başlamamıştır. Allahû Tealâ berzahta bu kişinin kalp
gözünü ve kalp kulağını açabilir de açmayabilir de.
Allahû Tealâ bir kişinin kalp gözünü ve kalp kulağını açmadan o kişi
daimî zikre ulaşırsa, o kişi daimî zikre ulaşıncaya kadar geçen fenâ,
beka, zühd ve muhsinler makamlarında İlmel yakîne daha yakın bir
hüviyette İlmel yakînin devamını yaşamıştır. İlmel yakîn hüviyetinde
Aynel yakîne ulaşmışlardır. Ama Allahû Tealâ bu 4 makamda kimin kalp
gözünü veya kalp kulağını veya ikisini birden açarsa, onlar da Aynel
yakînin sahibi olamamışlardır ama bu 4 makamda İlmel yakîne değil
Aynel yakîne yakın bir seyir takip etmişlerdir. Neticede bu kişiler
hepsi Aynel yakîne ulaşırlar. Daimî zikre ulaşan herkes Aynel yakînin
sahibi olur.
Daimî zikir nefsin tasfiyesi demektir. Ulûlelbab makamı kişiye çok
şeyler sağlar.
1.
özelliği, evvelâ bu kişi daimî zikrin sahibidir.
2.
özelliği, daimî zikrin sahibi olması onun kalbindeki bütün afetlerin yok
olmasını ifade eder. Kalbi tamamen %98 fazl adlı nurlarla, %2 rahmet
adlı nurlarla doludur. O kişinin kalbi tamamen nurla dolmuştur. Kişinin
kalbine dikkatle bakın, orada karanlığı göremezsiniz. Afetlerin hepsi
yok olmuştur. Fazıllar %98 ölçüsünde kalbi doldurmuştur. Allahû Tealâ bu
sebeple bu kişinin;
3.
özelliği olarak, kalp gözünü açar.
4.
özelliği olarak, kalp kulağını açar.
Böylece bu kişinin 4 tane
vasfı oluşur.
Bu 4 tane temel şarta haiz olan daimî zikrin sahiplerine ulûlelbab adı
verilir. Bu standartlar o kişinin üç tane sonuç şartı kazanmasını
sağlar;
1-
Kişi
ehli tezekkür olmuştur.
Allah ile her an, dilediği an konuşabilmek imkânının sahibidir. Allahû
Tealâ ona mutlaka cevap verir. Eğer cevap vermezse, o konu tekrar
sorulacak demektir. Allahû Tealâ dilediğini dilediği zaman yapandır.
Kişi bazen Sualine cevap yok. cevabını da alabilir. Allah herkesin
sahibidir. Dilediğini yapar. Allahû Tealâ mutlaka cevap verir diyoruz
ama bu cevap; Cevap yok. şeklinde de olabileceği için, Allahû Tealâ
dilediği zaman cevap vermeyebilir anlamı da çıkıyor. O kişinin daimî
zikre ulaşması halinde bu kişinin özelliklerinin bir yenisi, bu kişinin
ehli tezekkür olmasıdır. Allah ile dilediği istikamette
konuşabilmesidir.
2-
Kişinin ehli hayr olmasıdır.
Ehli hayr; hayır ehli, hayrın sahibi demektir. Allahû Tealâ ne demek
istiyor? Kişi daimî zikre ulaşmıştır. Zikir ise, o kişiye derecat
kazandıran en büyük faktördür. Derecat kazandıran bütün olaylar
hayırdır. Derecat kaybettiren bütün olaylar şerrdir. Bu sebeple bu kişi
daimî zikri sebebiyle devamlı derecat kazanan bir hüviyete kavuşmuştur.
Allahû Tealâ Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden yeğdir, daha üstündür,
daha çok derecat kazandırır. diyor. Çünkü o uyurken de kalbi Allah,
Allah, Allah
diye devamlı zikrettiği için o kişi devamlı derecat
kazanır. Kazandığı her bir dereceye karşılık 700 katını kazanacağı için
ve o kişi uykuda da kalbi zikirde olduğu için, her saniye 700 derecat
kazanır. Ama o sırada ibadet eden bir kişi sadece 10 derece kazanabilir.
Birisi bir saniyede 10 derece kazanırken diğeri 700 derece kazanır. İşte
bu daimî zikrin sahibi yani ulûlelbab olan kişidir.
2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke
meseli habbetin enbetet seba senâbile fî kulli sunbuletin mietu
habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu,
vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Mallarını
Allah yolunda harcayanların
durumu, her sünbülünde (başağında)
yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak)
veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği
kimse için (onun rızkını)
kat kat artırıp
verir. Ve Allah
Vâsidir, Alîmdir.
Allahû Tealânın bu noktada kişiye verdiği 7. nimet, o kişinin;
3-
Ehli
hüküm ve ehli hikmet olmasıdır.
İkisi de aynı kökten geldiği için bir tek kelimeyle o kişi ehli
hikmettir, hikmet ehlidir. Hikmet ehli, o kişinin hâkimlik ya da
hakemlik yapması halinde mutlaka adaletle davranmasına sebebiyet verir.
O kişi mutlak olarak adaleti temsil eder. Neden? Çünkü bütün hükümlerini
Allahtan sorarak vermek mecburiyetindedir. Böyle yaptığı için de
mutlaka adaleti temsil eder. Peki, 2. husus nedir? 2. husus ehli hüküm
oluşudur. Kurân-ı Kerime baktığı zaman o âyetin 28 basamağın hangisine
tekâbül ettiğini bir bakışta hemen çıkarır.
Öyleyse bir kişinin nefs tasfiyesi yapmış olması demek, onun ulûlelbab
olmasıdır ve kişinin 4 tane vasıf şartı ile 3 tane sonuç şartı olmak
üzere toplam 7 tane önemli vasıf kazanmasını sağlar. Yeter mi? Hayır,
yetmez. Ulûlelbab olan bir kişi lübblerin sahipleridir. demekle
Allahû Tealâ o kişinin kalp gözünün açık olduğunu, kalp kulağının da
açık olduğunu söylüyor.
Allahû Tealâ onlarla, o kişi dilediği anda konuşur ya da Allah dilediği
anda Allah onunla konuşur. Bu kişiye yerlerin melekûtu gösterilir.
Ulûlelbab makamındaki nefs tasfiyesini tamamlamış olan kişiye, yerlerin
melekûtu gösterilir. En alttaki kat cehennem, onun bir üstündeki kat
cehennem, daha üstündeki kat cehennem ve 7 kat cehennemin yedisi de
gösterilir. Onları seyrederken kişinin tüyleri ürperir ve kişi gayri
ihtiyari ürker: Yarabbi, beni de oraya mı göndereceksin? der. Allahû
Tealâ cevap verir; Hayır. Ama bunları görmen mutlaka gerekli.
O
7 kat cehennem tamamlandığı zaman, (-7) tamamlanmıştır. Yerlerin
melekûtu tamamlanmıştır. Göklerin melekûtunun gösterilmesi ihlâs
makamında olur. Göklerin melekûtuna geçmeden evvel gene bu ulûlelbab
makamında Allahû Tealâ zemin katta o kişiye başkalarının göremediği
başka bir hususu daha gösterir. Bu devrin imamının dergâhıdır. Zemin
kattaki bir metre yüksekliğine yaklaşan bir altın para kümesi ve orada
insan ruhlarının saf saf, onarlık sıralar halinde yerleşmesi söz
konusudur.
Zemin katta herkesin önünde rahleler, rahlelerde Kurân-ı Kerimler
olur. Oradaki ruhlar bir nevi eğitim görür. Bu eğitimin hocası şu anda
Peygamber Efendimiz (S.A.V)in en sevgili arkadaşı, Hz. Ebûbekirdir.
Allahû Tealâ Hz. Ebûbekiri devrin imamının dergâhında öğretim görevlisi
olarak vazifelendiriyor.
O
kişi, yerden yaklaşık 4m yüksek olan, 1,5-2m arasında bir genişliği olan
tek kanatlı bir altın kapı görür. Üzeri 30cmlik dilimler halinde
baklava dilimleri ile çizilmiş, üzerinde kapı tokmağı, kapı eli
bulunmayan bir kapı. Allahû Tealâ kişiye göğün 1. katını gösterdiği
zaman, seyr-i sülûkun nasıl olduğunu da o kişiye göstermeye başlar.
7
kat yerler yerlerin melekûtudur, o kişinin nefsinin kalbindeki bütün
afetler yok olmuştur. Yok olduktan sonra bu kişinin 7 kademe nefsinin
kalbinde bir güzellik oluşur. Nefsinin kalbindeki afetler tamamen yok
olmuştur ama o kişinin kalbinde 19 mertebe müzeyyen olmak söz konusu
olacaktır.
Nefsin tasfiye oluşu, tasfiyenin ötesinde şimdi söyleyeceğimiz
kademeleri de ifade eder. Nefsin kalbinde hiçbir afet kalmaması, nefsin
tasfiye edildiğini gösterir, kişi ulûlelbab olur. Ama ulûlelbab
makamı, 7 kat yerler (7 kat cehennem) ve devrin imamının dergâhı
gösterildikten sonra tamamlanır.
Devrin imamının dergâhının gösterilmesi zemin katın gösterilmesidir. Bu
ulûlelbab makamından ihlâs makamına geçişi ifade eder ama bu
gösterimden sonra ihlâs makamına adım atmak ancak 1. gök katının Allahû
Tealâ tarafından o kişinin kalp gözüne gösterilmesi ile mümkündür.
1. gök katındaki açıkta yapılan secde,
2. gök katındaki suvarılma havuzları,
3. gök katındaki iki katlı daha çok köşke benzeyen bir mescid,
3. kattan 4. kata ulaştıran mihenk menfezi ve 4. kattaki Beyt-ül
Makdesin aslı
5. kattaki Beyt-ül Haramın aslı,
6. kattaki sıbgatullah olma mahalli ve
7. kattaki altın giriş kapısı
altındaki 7 mermer basamak, iki basamağı birbirine bağlayan trabzan
üzerindeki altın zincir, hepsi gösterilir.
İşte her bir katın gösterimi, o kişinin ihlâs makamında kalbinin bir
mertebe daha müzeyyen olduğunu gösterir. 7 mertebe ulûlelbab makamında
yerlerin melekûtu boyunca müzeyyen olan kalp, 7 mertebe de ihlâs
makamında göklerin melekûtu gösterilerek müzeyyen olur.
Peki, muhlis olmak üzerimize farz mıdır? Elbette farzdır. Allahû Tealâ
Beyyine-5te diyor ki:
98/BEYYİNE-5: Ve
mâ umirû illâ li yabudûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve
yukîmûs salâte ve yutûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Onlar
emrolunmadılar. Sadece
hanifler olarak, Allah için dînde halis (nefslerini halis kılmış)
kullar olmakla emrolundular.
Ve namaz kılmakla ve zekât
vermekle emrolundular. İşte
kayyum olan dîn budur.
Onlar emrolunmadılar. Muhlis olarak Allahın kulu olmakla, Onun
dîninde hanifler olarak nefslerinin kalbini muhlis kılanlar olmakla,
halis kılanlar olmakla emrolundular.
Bütün sahâbenin ulûlelbab olduğunu görmüştük. Acaba bütün sahâbe muhlis
olmuşlar mıydı? Yani kalp tasfiyesinin bu 2. kesimine de ulaşmışlar
mıydı? Evet, hepsi. Bakara Suresinin 139. âyet-i kerimesinde Allahû
Tealâ sahâbeye buyuruyor ki:
2/BAKARA-139: Kul e tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve
lenâ â'mâlunâ ve lekum a'mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki:
"Allah hakkında bizimle
mücâdele mi ediyorsunuz? O, bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir.
Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz,
onun için ihlâs sahibi (MUHLİS)
(kul)larız.
Onlara deyin ki; Allah sizin
de Rabbinizdir, bizim de Rabbimizdir. Ama biz Allaha teslim, Allaha
muhlis olanlarız. nahnu lehu muhlisûn: Ona karşı,
Allaha karşı muhlis olanlarız. Kalpleri 14 kademe halis olanlarız.
Kalbimiz müzeyyen olduktan sonra 14 kademede kalbi halisleşmiş
olanlarız.
Kalbin halis olması
noktasından sonra o kişiyi Allahû Tealâ Tövbe-i Nasuha çağırır. Ne
zaman çağırır? Ne zaman o kişi 7. gök katındaki;
1-
Kader
hücrelerini
2-
Ümmülkitabı
3-
Kudret
denizini
4-
Makam-ı Mahmudu
5-
Divan-ı Salihîni
6-
Zikir
hücrelerini
7-
İndi
İlâhidedeki huzur namazını, huzur namazını bütün kılanları görür,
tahtları görür. Ama bu, o kişinin ihlâsı aşmasına zemin hazırlamaz.
Buradan son göreceği yer olan, görmesi lâzım gelen yer olan Sidretül
Müntehayı, (İndi İlâhideki en yüksek nokta) gördüğünde Allah o kişiyi
Tövba-i Nasuha çağırır.
Sidretül Münteha İndi İlâhinin hepsini gördükten sonra en son görülecek
olan, o yapraklarının rengini tarif pek mümkün olmayan, kâinattaki en
güzel yeşillerden oluşan bir ağaçtır. Ne zaman kişi en yüksek noktadaki
Sidretül Müntehayı görür, o zaman Tövbe-i Nasuha davet edilir. Tövbe-i
Nasuha davet, ihlâs makamının sona erdiğini, salâh makamının
başladığını gösterir.
Nefs tasfiyesinin 1. kesimi ulûlelbab makamında tamamlanır, kalp 7
mertebe müzeyyen olur. Sahâbenin de kalpleri müzeyyen olmuştur. Allahû
Tealâ Hucurat-7de diyor ki:
49/HUCURAT-7: Valemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum
fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne
ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka
vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Bilin ki,
içinizde Allahın resûlü
var. Şâyet
emirlerin çoğunda
size uysaydı
lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı
sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı)
müzeyyen kıldı
(fazılları
îmân kelimesinin etrafında
toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu).
Size; küfrü, fıskı
ve isyanı
kerih gösterdi. İşte
onlar, irşada
ulaşanlardır.
Ey sahâbe; biliniz ki Allahın Resûlü aranızda. Eğer o sizin
söylediğinize tâbî olsaydı yani Allahın emirlerini bir kenara
bıraksaydı da Allahın emirlerine değil sizin söylediklerinize tâbî
olsaydı bundan çok zarar görürdünüz. Ama Allah size îmânı sevdirdi.
Fıskı, küfrü, isyanı kerih gösterdi ve kalbinize yazdığı îmân kelimesi
ile kalbinizi müzeyyen kıldı. İşte onlar irşada ulaşanlardır.
Allahû Tealâ gelecek nesillere, sahâbenin irşada ulaştığını, irşad
olduğunu söylüyor. Bütün sahâbe irşad olmuşlardır. Yani hem yerlerin
melekûtunu görmüşler hem göklerin melekûtunu görmüşler hem de Tövbe-i
Nasuha da davet edilmişlerdir.
Tövbe-i Nasuha davet edilmek salâh makamının 1. kademesidir. Salâh
makamı 7 kademeden oluşur.
Bütün sahâbe irşad olmuşlar. Sahâbeye sonra ne oldu? Ondan sonraki
kademede, Tahrim Suresinin 8. âyet-i kerimesinde adı geçen fonksiyonlar
ilâve ediliyor. Allahû Tealâ diyor ki:
66/TAHRİM-8: Yâ
eyyuhellezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum
en yukeffire ankum
seyyiâtikum ve
yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun
nebiyye vellezîne âmenû meah(meahu), nûruhum yes'â beyne eydîhim ve bi
eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ
kulli şey'in kadîr(kadîrun).
Ey
âmenû olanlar! Allaha nasuh tövbesiyle tövbe edin ki; Allah, sizin
günahlarınızı
örtsün ve sizi, altından
nehirler akan cennetlere koysun. O gün Allah, nebîleri ve onlarla
birlikte âmenû olanları
utandırmayacaktır.
(O gün) onlar, nurları
önlerinde ve sağlarında
olarak yürürler ve (nasuh tövbesini yaptıkları
gün): Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizlere mağfiret
et (günahlarımızı
sevaba çevir), muhakkak ki; Sen, herşeye
kaadirsin. derler.
Allahû Tealâ: Öyle bir tövbe ile tövbe edin ki, bu Tövbe-i Nasuh
olsun. diyor. Yani feshedilmesi mümkün olmayan, vazgeçilmeyen bir tövbe
olsun. Gerçekten bu tövbeden dönüş yoktur.
İnsan tövbe edip tekrar günah işleyebilir çünkü nefsinde afetler vardır.
Ama bu tövbe, Tövbe-i Nasuh tövbesi, oradan dönüş olmayan bir tövbeyi
ifade eder. O kişinin bir daha düşmesi mümkün değildir. Düşmeyecek olan
meziyetlerle Allahû Tealâ onu muhafaza altına alır. Allahû Tealâ: Allah
o zaman peygamberini ve onunla beraber olanları utandırmayacaktır,
mahçup etmeyecektir. Onlar nurları önlerinde ve sağlarında yürürler ve
Yarabbi nurumuzu tamamla. diye dua ederler. Biz onların günahlarını
affederiz. Onlar Bize mağfiret eyle. diye dua ederler. diyor.
Allahû Tealâ evvelâ onların günahlarını örter. Çünkü onlar diyorlar ki:
Yarabbi bize mağfiret eyle. Bunun mânâsı şudur: Önce günahlarımızı
ört, sonra da sevaba çevir. Allahû Tealâ önce onların günahlarını
örtüyor, başlarının üzerine salâh nurunu veriyor, sonra da günahlarını
sevaba çeviriyor.
O
kişinin başının üzerinde, bu noktaya ulaşana kadar devrin imamının ruhu
bulunuyordu. Bu, başların üzerindeki ve önlerindeki ruh idi. Onlar bu
nurlarıyla yürürken: Bizim nurumuzu tamamla. diyorlar. Allah da onlara
salâh nurunu veriyor. Böylece nur tamamlanmamıştır, iki nur olmuştur:
Peygamber Efendimiz (S.A.V)in ruhu sahâbenin başlarının üzerindedir ve
Onun başının üzerindeki kendi nurları olan Allahû Tealânın onlara
verdiği salâh nuru vardır.
Salâh nurunun verilmesiyle bu makamın 3. kademesine gelinir. Salâh
makamının;
1.
kademesinde Tövbe-i Nasuh,
2.
kademesinde günahların örtülmesi,
3.
kademesinde başlarının üzerine salâh nuru verilmesi,
4.
kademesinde ise Bize mağfiret eyle. talebinin cevabı olarak günahların
sevaba çevrilmesi gerçekleşir. Allahû Tealâ onlara mağfiret eder. Bu
mağfiretle salâh makamının 4. kademesine gelinir.
5.
Bu
noktada Allahû Tealâ o kişinin hazır hale gelmiş olan iradesini teslim
alır ve iradeyi teslim aldıktan sonra o kişinin zikri artık zikir
olmaktan çıkar ve tesbih olur. O kişi tesbihin sahibi olur.
Kim tesbihin sahibi olursa, Allahû Tealâ bu makamda onun başının
üzerine, onun ruh tayyi mekânı yapabilmesi için kendi ruhunu getirir. O
kişinin kendi ruhunu getirir. Salâh makamının bu mertebesine ulaşan
herkes için geçerlidir.
Burası resûllerin dışındaki normal hüviyetteki bütün insanların
ulaşabileceği son makamdır. Burada Allahû Tealâ o kişiye: İrşada memur
ve mezun kılındın. cümlesi ile irşad yetkisi verir.
Herkes mürşid olamaz. Mürşid olmak Allahın emri ile gerçekleşen bir
husustur, bütün sahâbe bunu başarmışlardır. Bütün sahâbe irşada memur ve
mezun kılınmışlardır.
Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi bizlere onu ispat ediyor:
9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri
vellezînettebeûhum bi ıhsânin
radıyallâhu
anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru
hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O
sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda
yarışanlardan
ulûlelbab, ihlâs ve salâh makamlarını,
en üst üç makamı
işgal
edenler): onların
bir kısmı
muhacirînden (Mekkeden Medineye göç edenlerden) bir kısmı
ensardan (Medinedeki yardımcılardan)
ve bir kısmı
da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı.
(Sahâbe irşad
makamına
sahip oldukları
için onlara tâbî olundu).
Allah, onlardan razı ve
onlar da Ondan (Allahtan) razıdır.
Onlara Allah, altlarından
ırmaklar
akan cennetler hazırladı
ve orada ebediyyen kalacaklardır.
İşte
bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Bütün sahâbe, ensara da
muhacirîne de tâbî olmuşlar ve hepsi irşad makamının sahibi olmuşlardır.
Bütün sahâbenin bu makama ulaştığını gördük.
Peki, irşad makamına ulaşmak
üzerimize farz mıdır? Kesinlikle farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
3/AL-İ
İMRAN-102: Yâ
eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve
entum muslimûn(muslimûne).
Ey
îmân edenler! Hakkıyla takva
sahibi olanlar (nasıl
bir takvanın
sahibi ise aynı
onlar) gibi, Allaha karşı
takva sahibi olun ve (ölmeden önce) Allaha teslim olun.
Allahû Tealâ bütün
devirlerdeki insanlara: Onlar nasıl bihakkın takvaya, hakkı tukatihi
takvaya sahip olmuşlarsa, siz de onlar gibi bihakkın takvaya sahip
olun. diyor. Sahâbe de bihakkın takvaya, üzerlerine farz kılınan
bihakkın takvaya sahip olmuşlar ve kalplerinde bütün afetler yok
olduktan sonra tam 19 mertebe müzeyyen olma gerçekleşmiştir.
Bir insandaki nefs tasfiyesi
devam ettiği sürece mutlaka Allahû Tealâ onu bir gün irşad makamına
kadar inşaallah ulaştırır. Bu, kişinin gayretine ve Allahın yardımına
dayalı bir olaydır. Daimî zikre ulaşan kişi daimî zikirden bir daha
düşmez. İrşad makamına Allahû Tealâ tarafından tayin edilen kişi irşad
makamından asla alınmaz.
Nefs tasfiyesi, Allahû
Tealânın muhteşem bir dizaynıdır, o kişiyi mutlulukların doruğuna
çıkarır.
|