|
TAKVA
Kurân ve İslâmdan kopanlar
dizisinin beş numarasındayız. Kurândan ve İslâmdan kopan, Allaha
ulaşmayı dilemek, mümin olmak, hidayet, Sıratı Mustakîm kavramlarından
sonra 5. konuyu inşaallah sizlere sunuyoruz: Takva sahibi olmak.
Takva kelimesi; sakınmak,
çekinmek, korkmak anlamına geliyor. Özellikle korkmak anlamı esas
alınmıştır. Kurân-ı Kerim açıklaması yapanlar, meal verenler,
Kurândaki 7 tane kademeye ait olan takvayı hiçbir şekilde bilmiyorlar.
Ondan haberleri yok. Bu sebeple takva kelimesini nerede görürlerse,
Allahtan korkmak olarak değerlendirmişlerdir. Tabiî olarak böyle bir
ifade, o âyetlerde çok fena bir şekilde sırıtıyor. Oysaki takva, 7
kademede 7 ayrı hüviyet gösterir.
Biliyorsunuz İslâm merdiveni
28 basamaklıdır. Yani Allahın kâinattaki yegâne dîni, 28 basamak
gösterir. 1. basamakta olaylar yaşanır. 2. basamakta, olaylar
değerlendirilir ve kişi bu olaylara karşı tavrını ortaya koyar. Allahû
Tealâ her sene, insanları bir-iki defa imtihana çeker. Musibetlerle
imtihan eder ve insanlar bu musibetlere karşı davranışlarını ortaya
koyarlar.
Allahû Tealânın bu dizaynı
içerisinde Kurân-ı Kerimde 7 tane takvası vardır. Kim Allaha ulaşmayı
dilemezse o kişi takva sahibi değildir.
Öyleyse 1. takvaya baktığımız
zaman, Allaha ulaşmayı dileyenlerin 1. takvanın sahibi olduğunu
görüyoruz. Kim dilemezse, o takva sahibi değildir. Allahû Tealâ şöyle
buyuruyor:
30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû
minel muşrikîn(muşrikîne).
Ona
(Allaha) yönelin (Allaha ulaşmayı
dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı
ikame edin (namaz kılın).
Ve (böylece) müşriklerden
olmayın.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
Ona, Allaha yönel. Allaha ulaşmayı dile ve Allaha karşı takva
sahibi ol.
İnsanlar Mümin olan, takva
sahibidir. diyorlar. Mümin olan takva sahibi değildir. Mümin olan
kişinin takva sahibi olabilmesi için Allaha ulaşmayı dilemesi lâzımdır.
Söylediğimiz Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: Allaha
yönel ve takva sahibi ol. diyor. Yani Allaha yönelmeyen kişinin takva
sahibi olmadığı vurgulanıyor. Allaha ulaşmayı dileyen kişi takva
sahibidir. Burada, Allaha inananlardan sadece Allaha ulaşmayı
dileyenler takva sahibi olabilirler. Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesi
bunu söylüyor. Bu, 1. takvadır.
Enfal Suresinin 29. âyet-i
kerimesine bakıyoruz. Allahû Tealâ şöyle söylüyor:
8/ENFAL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yecal lekum
furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul
fadlil azîm(azîmi).
Ey
âmenû olanlar, Allaha karşı
takva sahibi olursanız
sizi furkan (hak ve bâtılı
ayırma
özelliği) sahibi kılar!
Ve sizden (sizin) günahlarınızı
örter ve size mağfiret
eder (günahlarınızı
sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
Ey âmenû olanlar, eğer
Allaha karşı takva sahibi olursanız, o zaman Allah sizin için furkanlar
kılar, sizi furkanların sahibi yapar ve sizin seyyiatinizi örter ve size
mağfiret eder. Onlar ki fazzul azîmin sahibidirler.
Burada Allahû Tealânın ifade
ettiği kişi, âmenûdur. Kişi Allaha inanıyor, mümin. Ama takva sahibi
değil. Takva sahibi olması için Allaha ulaşmayı dilemesi lâzımdır.
Dilerse ne olacaktır? 1. kademe takvanın sahibi olacaktır.
Takva kademeleri:
1-
Allaha ulaşmayı dilemek, 1. kademe takva,
2-
Mürşide ulaşıp tâbî olmak, 2. kademe takva,
3-
Ruhu
Allaha ulaştırmak, 3. kademe takva,
4-
Fizik
vücudu Allaha teslim etmek, 4. kademe takva,
5-
Nefsi
Allaha teslim etmek, 5. kademe takva,
6-
Muhlis
olmak, 6. kademe takva.
7-
İradeyi teslim etmek, 7. kademe takvayı ifade eder.
Bunlardan 1. takvayı gördük.
Kişi âmenûdur. Allaha inanıyor ama takva sahibi değildir. Allaha
ulaşmayı dilememiştir. Enfal Suresinin 29. âyet-i kerimesi bunu
söylüyor. Kişi, Allaha ulaşmayı dilediği takdirde takva sahibi
olacaktır.
Yunus Suresinin 62 ve 63.
âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ diyor ki:
10/YUNUS-62: E lâ inne evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum
yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allahın evliyasına
(dostlarına),
korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar, öyle değil
mi?
10/YUNUS-63: Ellezîne âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar,
âmenûdurlar (ölmeden evvel Allaha ulaşmayı
dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.
O Allahın evliyası var ya
onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar. Onlar âmenûdurlar ve
takva sahibi olmuşlardır.
Bu 2. âmenû oluştur. Burada
kişi takva sahibidir. Kişi, Allaha ulaşmayı dilemiş ve takva sahibi
olmuştur. Rum-31de Allahû Tealâ: Munîbîne ileyhi vettekûhu
diyor. Burada da âmenû ve takva sahibi ifadesi yer almaktadır.
Demek ki iki nevi âmenû olan
kişi vardır. Bunlar;
1-
Allaha inanan kişi vardır. Bunlar Allaha ulaşmayı dilemedikleri için
takva sahibi değildirler.
2-
Bu
inananlardan, kim Allaha mülâki olmayı dilerse, ruhunu Allaha
ulaştırmayı dilerse, sadece onlar takva sahibi olurlar.
Allaha ulaşmayı dilemek 1.
takvanın sahibi olmak demektir. Yunus-62 ve 63te de Allahû Tealâ aynı
şeyi söylemektedir. Allaha ulaşmayı dilemedikçe, Allaha inanan hiçbir
kişi takva sahibi olamaz, cennete ulaşabilecek olan bir mümin de
olamaz. Allaha inanmak başka şeydir, cennete girmek başka şeydir.
Allaha inanıyor diye bir insan, asla Allahın cennetine giremez.
Uydurma hadîslerle, Kurâna kimse karşı çıkamaz. Karşı çıkan, âyetler
karşısında susmak mecburiyetindedir.
Kalbinde zerre kadar îmân
olan cennete girer. diyorlar. Cennete sadece takva sahipleri girer.
Allahû Tealâ, cennete girenlerin sadece takva sahipleri olduğunu ve
cenneti takva sahipleri için hazırladığını söylüyor. İşte Kaf Suresinin
31 ve 32. âyetleri:
50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîd(baîdin).
Cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte
vaadolduğunuz
şey
(bu cennettir). Bütün evvab
(Allaha ruhu ulaşmış
ve sığınmış)
ve hafîz (başları
üzerinde devrin imamının
ruhunu muhafız
olarak taşıyan)
olanlar için.
Cennet, takva sahipleri için
uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaadolduğunuz şey, bu cennettir.
Buyurun cennete girin.
Kim bu insanlar? Bunlar, takva
sahipleridir. İnsan Allaha ulaşmayı dilemedikçe, takva sahibi
olmuyorsa; o zaman Allahın cennetine de girmesi mümkün değildir. Bir
kişinin Allahın cennetine girebilmesi, mutlak olarak onun takva sahibi
olmasını ifade eder. Bu da âmenû olanlardan, Allaha inanlardan sadece
Allaha ulaşmayı dileyenler için geçerlidir.
Görüyoruz ki, Allaha ulaşmayı
dileyen kişi için kurtuluş vardır. Onlar âmenû olanlardan, müminlerden
Allaha ulaşmayı dileyenlerdir. Onlar, takva sahibi olanlardır.
1. kat takva sahipleri 1. kat
cennete girerler. 2. takvanın sahipleri ise 2. kat cennete girerler.
2. takvaya bakıyoruz.
Mürşidine ulaşan ve tâbî olan kişi 2. kat cennetin ve 2. takvanın
sahibidir. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
5/MAİDE-35: Yâ
eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî
sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey
âmenû olanlar (Allaha ulaşmayı,
teslim olmayı
dileyenler)! Allaha karşı
takva sahibi olun ve Ona ulaştıracak
vesileyi isteyin. Ve Onun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha
erersiniz.
Yâ
eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe: Ey âmenû
olanlar, Allaha ulaşmayı dileyenler, 1. takvanın sahipleri, takva sahibi
olun. Yani 2. takvanın sahibi olun
vebtegû ileyhil vesîlete:
İbtiga
edin, isteyin. Sizi Ona ulaştırmaya vesile olanı
Allahtan isteyin.
ve
câhidû fî sebîlihi: Ve Allahın yolunda
cihat edin.
leallekum tuflihûn(tuflihûne): Umulur ki
böylece felâha erersiniz.
Allahın buradaki dizaynına
baktığımız zaman görüyoruz ki; Allaha inananlardan sadece Allaha
ulaşmayı dileyenler 1. takvanın sahibidir. Bunlardan da 2. takvaya
ulaşabilecek olanlar, Allahtan mürşidini isteyecek olanlardır. Hacet
namazını kılıp kim Allahtan mürşidini isterse onlar, 2. takvanın
sahipleridir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
57/HADİD-28: Yâ
eyyuhellezîne âmenût tekûllâhe ve âminû bi resûlihî yûtikum kifleyni
min rahmetihî ve yecal lekum nûren
temşûne
bihî ve yagfir lekum,
vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun).
Ey
îmân edenler! Allaha karşı
takva sahibi olunuz ve resûlüne îmân ediniz ki; (resûlüne tâbî olarak,
kalbinize îmân yazılacağı
için mümin olasınız)
size rahmetinden iki kat versin (rahmetle fazl+rahmetle
salâvât). Ve kendisiyle yürüyeceğiniz
bir nur kılsın
ve size mağfiret
etsin (günahlarınızı
sevaba çevirsin). Allah
Gafurdur, Rahîmdir.
Ey îmân edenler! Allaha
karşı takva sahibi olun ve resûlüne îmân edin ki size rahmetinden iki
kat versin ve kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın ve size mağfiret
etsin.
Buradaki îmân kelimesi, resûle
tâbî olmadan evvelki kademeyi ifade ediyor. Kişi evvelâ resûle îmân eder
ve bu îmânın neticesinde tâbiiyetini gerçekleştirir. Buradaki muhtevaya
bakıyoruz: Resûle îmân etmek. Resûle îmân edince Allaha ulaşmayı
dilemek söz konusu oluyor. Kişi diliyor ve 2. takvanın sahibi oluyor.
Bir sonraki aşamada 3. takvayı
görüyoruz. Kaf-31 ve 32de Allahû Tealâ diyor ki:
50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayre baîd(baîdin).
Cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte
vaadolduğunuz
şey
(bu cennettir). Bütün evvab
(Allaha ruhu ulaşmış
ve sığınmış)
ve hafîz (başları
üzerinde devrin imamının
ruhunu muhafız
olarak taşıyan)
olanlar için.
Cennet, bütün evvab ve hafîz
olanlar için, takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte size
vaad edilen cennet budur.
Allahû Tealâ burada iki ifade
kullanıyor;
1-
Evvab
olanlar
2-
Hafîz
olanlar.
Bir önceki takvadan hareket
edelim. Kişi Allaha ulaşmayı diliyor. Kör, sağır ve dilsizken Allah ona
furkanlar veriyor. Kişiyi gören, işiten ve idrak eden bir hüviyete
sokuyor. Bu kişi, önce huşû sahibi oluyor, mürşidini Allahtan
isteyebilecek olan bir noktaya ulaşıyor. Daha sonra Allahû Tealâya
müracaat ediyor. Böyle bir kişi Allahtan mürşidini talep etmek
mecburiyetindedir. Kişi Allahtan mürşidini talep eder ve ona ulaşır.
Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesindeki 2. takvanın sahibi olur. Burada
Allahû Tealânın kişinin mürşidine ulaşma safhasındaki muhtevası vardır.
Allahû Tealâ bu konuyu
Hadid-28de şöyle buyurmuştur: Ey îmân edenler, Allaha karşı takva
sahibi olunuz. diyor. Daha ne diyor? Ve resûlüne tâbî olun ki, size
rahmetinden iki kat versin. Rahmetle fazl, rahmetle salâvât. Ve
kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur kılsın (devrin imamının ruhu başınızın
üzerine gelsin) ve size mağfiret etsin (günahlarınızı sevaba çevirsin).
diyor. Buradaki takva, o kişinin günahlarının sevaba çevrildiği,
mürşidine tâbî olduğu noktadır.
Kaf Suresinin 31 ve 32. âyet-i
kerimelerinde Allahû Tealâ: Cennet takva sahipleri için uzak olmayarak
yaklaştırıldı. İşte vaad olduğunuz şey budur. diyor. Orada vaad olunan
şeylerden bahsedilirken bir başka olayla karşılaşıyoruz. Allahû Tealâ
iki gruptan bahsediyor: Evvab olanlar ve hafîz olanlar.
3. safhada kim ruhunu Allaha
ulaştırırsa; o kişinin ruhu Allahın Zatına ulaşır. Allahın Zatı o
kişinin ruhuna meab olur. Allahû Tealâ Nebe Suresinin 39. âyet-i
kerimesinde buyuruyor ki:
78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze
ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte
o gün (mürşidin
eli Hakk'a ulaşmak
üzere öpüldüğü
ve ona tâbî olunduğu
gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı
dileyen) kişi,
kendisini Rabbine ulaştıran
(yolu, Sıratı
Mustakîm'i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan
kişiye
Allah), meab (sığınak,
melce) olur.
İşte o gün, mürşidin eli
Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün, Hakk günüdür.
Allah'a ulaşmayı dileyen kişi, kendisini Rabbine ulaştıran yolu, Sıratı
Mustakîm'i yol ittihaz eder. Kimin ruhu Allaha ulaşırsa, Sıratı
Mustakîmi takip ederek ulaşırsa, Allah o kişinin ruhuna meab olur.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
3/AL-İ
İMRAN-14: Zuyyine
lin nâsi hubbuş
şehevâti
minen nisâi vel benîne vel
kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati
vel haylil musevvemeti vel enâmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid
dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara,
kadınların,
oğulların,
kantar kantar altınların
ve gümüşlerin
salma (nişaneli)
atların,
davarların
ve ekinlerin sevgisi süslendi (güzel gösterildi). Bunlar, dünya hayatının
metaıdır
(malıdır).
Ve Allah, Onun (Allahın)
katında
Hüsnül Meabtır
(en güzel sığınaktır).
Andolsun ki Allahın
katındaki en güzel sığınak Allahın Zatıdır.
Öyleyse kimin ruhu Allaha
ulaşmışsa o kişinin adı, meaba sığınan mânâsına gelen evvab olur. O
kişi artık evvab olmuştur. Allaha ruhunu ulaştıran ve ruhu Allahın
Zatında yok olan bir kişi olmuştur.
Kişi mürşidine ulaştığı zaman,
devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelir ve o kişinin
ruhuna: Senin Allaha ulaşma günün geldi, vücudu terk et. der.
40/MU'MİN-15: Refîud
derecâti zul arş(arşi),
yulkır
rûha min emrihî alâ men yeşâu
min ıbâdihî
li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın
sahibi olan Allah, kullarından
(Kendisine ulaştırmayı)
dilediği
kişinin
(Allaha ulaşmayı
dilediği
için Allahın
da Kendisine ulaştırmayı
dilediği
kişinin)
üzerine (başının
üzerine) Allaha ulaşma
gününün geldiğini
(o kişinin
ruhuna) ihtar etmek için,
emrinden (Allahın
emrini tebliğ
edecek) bir ruh (devrin imamının
ruhunu) ulaştırır.
Ruh, vücudu terk eder. Devrin
imamının dergâhına gider. Oradaki diğer ruhlarla beraber evvelâ 1. kata
kadar çıkabilir. Sonra 2. kata kadar çıkabilir. Sonra sırasıyla her
katta bir süre beklemek suretiyle 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katına çıkar.
7. katın 7 tane âlemini geçer. 7. âlem olan İndî İlâhiden, Sidretül
Müntehanın üzerinden Allaha doğru yola çıkar, Allahın Zatına ulaşır.
Bu yolculuğun adı seyr-i sülûktur. Seyri sulûkun sonunda Allahın
Zatına ulaşan kişi, Allahın Zatında ruhunun yok olduğu noktaya
ulaşır.
Ruhu Allahın Zatında yok
olan kişi, evvab adını alır. Artık o kişi evvab olmuştur.
Allahû Tealânın İndinde bu hedeflere ulaşan
kişi için burada evvab olmak söz konusudur. Meaba sığınmak söz
konusudur.
Ruh 1.,
2., 3., 4., 5., 6. ve 7. gök katlarını aşıp, Allahın Zatına
ulaşacaktır. Ruh, 21. basamakta Allahın Zatına ulaşır.
22. basamakta, Allahın Zatında yok olur. Ruhu Allahın
Zatında yok olan kişi evvablar takvasının sahibi olur.
Bu noktadan sonra kişinin
zikri daha çok artacaktır ve bir gün o kişinin ruhuna Allahın katında
bir taht verilecektir. O tahtın üzerinde artık o ruh devamlı kalacaktır.
Tahtlar huzur namazının kılındığı yerde, İndî İlâhidedir. Eğer huzur
namazına arkadan bakıyorsanız; imamın sol tarafında boşlukta duran
birçok taht göreceksiniz. Nasıl boşlukta olduğunu görmeniz mümkün
değildir. Çünkü oradaki arşı tutan melekler, görünmeyen durumdadırlar.
Allahın katındaki bu taht ihsanı, Enam Suresinin 127. âyet-i
kerimesinde ifade edilmektedir:
6/EN'AM-127: Lehum dârus selâmi inde rabbihim ve huve veliyyuhum
bimâ kânû yamelûn(yamelûne).
Rablerinin katında onlar
için selâm yurdu (teslim
yurdu) vardır.
Yapmış
olduklarından
dolayı,
O (Allah), onların
dostudur.
Allahû
Tealâ: Onlara Allahın katında altın taht ihsan edilir. diyor.
İşte bu kademede kişi, Allahû
Tealânın yolunda ilerlemeye devam eder ve daha sonra bu kişinin zikri
günün yarısını aşar. Kişi yeni bir safhaya gelir, zahid olur. Daha sonra
kişinin fizik vücudu da Allaha teslim olur. Nefsinin kalbindeki nurlar
%80i aştığı zaman, o kişinin fizik vücudu, nefsinin kalbindeki %19 afet
ne söylerse söylesin, onlara hiç aldırmaz, onları yok sayar. Allahın
bütün emirlerini yerine getirmeye, yasak ettiği hiçbir fiili işlememeye
başlar. İşte bu seviyede kişi, fizik vücudunu Allaha teslim etmiştir.
Buradaki takva müessesesine
baktığımız zaman, Al-i İmran Suresinin 133. âyet-i kerimesinde Allahû
Tealânın şöyle söylediğini görüyoruz:
3/AL-İ
İMRAN-133: Ve
sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu,
uiddet lil
muttekîn(muttekîne).
Rabbinizden mağfirete ve arzı
(yerleri) göklerle yer kadar olan cennete koşuşun
ki; (o cennet), takva sahipleri için hazırlanmıştır.
Rabbinizden mağfirete ve arzı
yerlerle gökler kadar olan cennete koşuşun ki o, takva sahipleri için
hazırlanmıştır.
Bu 133. âyet-i kerime vasıf
vermiyor. Yani bu takvanın sahibi olan kişi hangi kademedeki bir
takvanın sahibidir? Herhangibir işaret yok. Bir sonraki âyet-i kerimeye
bakıyoruz. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
3/AL-İ
İMRAN-134: Ellezîne
yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel
gayza vel âfîne anin nâs(nâsi),
vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne).
O
(takva sahipleri) ki; bollukta da, darlıkta
da (Allah için) infâk ederler (ihtiyaç sahiplerine verirler). Öfkelerini
yutarlar ve insanları
affederler. Allah, muhsinleri sever.
O takva sahipleri ki onlar,
darlıkta da bollukta da infâk ederler ve öfkelerini yutarlar.
Kişi öfkesini yutabilen bir
noktaya ulaşmıştır. Nefsinin afetleri henüz yok olmamıştır. Öfkesi
vardır ama kişi öfkesini yutabiliyor. Demek ki %19 afet faaliyette ama
kişi Allahın emirlerini yerine getiriyor. Allahû Tealâ burasını, fizik
vücudun teslimini ifade eden muhsin kelimesiyle değerlendirerek; o
kademenin mahalli olduğunu ifade ediyor.
vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne):
Allah muhsinleri sever.
Muhsin, fizik vücudunu Allaha
teslim eden kişidir. Al-i İmran Suresinin 133. ve 134. âyetlerindeki bu
takva; muhsinler takvasıdır. Yani fizik vücudun teslimini içerir. Allahû
Tealâ şöyle buyuruyor:
4/NİSA-125: Ve men ahsenu
dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea
millete ibrâhîme
hanîfâ(hanîfen), vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
O kişiden,
vechi (fizik vücudu) dînde daha ahsen kim vardır?
O kişi
ki; vechini (fizik vücudunu) Allaha teslim etmiş
ve muhsinlerden olmuştur
ve hanif olarak Hz. İbrâhîmin
dînine tâbî olmuştur.
Ve Allah, Hz. İbrâhîmi
dost ittihaz etmiştir.
O kişi ki vechini (fizik
vücudunu) Allaha teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Ondan daha
ahsen kim vardır?
İşte bu ahsen hüviyeti korumak
söz konusudur. Fizik vücut Allaha teslim olmuştur. Fizik vücudunu
Allaha teslim eden kişiye Allahû Tealâ muhsin diyor. Burada kişi,
öfkesi olduğu halde öfkesini tutabilmektedir. Bu, fizik vücudun
tesliminin açık belirtisidir. Çünkü nefsin afetleri hâlâ vardır ve de
intikam almak istiyor. Ama bu kişi, fizik vücudunu Allaha teslim etmiş
birisi olarak gayzını, öfkesini tutmayı başarıyor.
Fizik vücudun tesliminden
evvel, mutlaka bir insanın zikrini günün yarısından öteye çıkarması
lâzımdır. Kişinin zikri günün yarısından öteye geçmezse; o zaman o kişi,
nefs tezkiyesini fizik vücudunu teslim edecek seviyede gerçekleştirmemiş
demektir. Hiç kimse bu kademeden geçmeden hedefe yürüyemez. Yani kişinin
fizik vücudunu teslim etmesi, mutlaka daha evvel zikrini günün
yarısından öteye geçirmesine bağlıdır.
Bundan 14 asır evvel bütün
sahâbe, Allaha ulaşmaya dilemişler, mürşidlerine ulaşmışlar, ruhlarını
Allaha ulaştırmışlar, fizik vücutlarını Allaha teslim etmişler ve 4.
takvanın sahibi olmuşlardır.
Bütün sahâbe Allaha ulaşmayı
dilediler mi? 1. takvanın sahibi oldular mı? Kesin. Allahû Tealâ diyor
ki:
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en yabudûhâ ve enâbû ilâllâhi
lehumul buşrâ, fe beşşir
ıbâd(ıbâdi).
Onlar
ki; taguta (insan ve cin şeytanlara)
kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar,
kendilerini kurtardılar).
Çünkü Allaha yöneldiler (Allaha ulaşmayı
dilediler). Onlara müjdeler
vardır. Öyleyse kullarımı
müjdele!
Allahû Tealâ: Onlar taguta
kul olmaktan içtinab ettiler, kaçındılar, kendilerini kurtardılar.
Allaha yöneldiler. Bu sebeple taguta kul olmaktan kurtulup, Allaha kul
oldular. Onlara müjdeler vardır. (Hem cennet müjdesi hem dünya müjdesi.)
Kullarımı müjdele. diyor.
Demek ki sahâbe, taguta kul
iken, Allaha ulaşmayı dilemişler ve Allaha kul olmuşlardır.
Sahâbe, mürşidlerine tâbî
oldular mı? Kâinatın en büyük mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)e
tâbî oldular. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
48/FETİH-10: İnnellezîne
yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe),
yedullâhi fevka eydîhim,
fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ
nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yutîhi ecren
azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana biat ettikleri zaman Allaha biat etmiş
oldular. Onların
ellerinin üzerinde (Allah
senin bütün vücudunda tecelli ettiği
için ellerinde de tecelli etmiş
olduğundan)
Allahın
eli vardı.
Kim (derecesini nâkısa)
düşürürse,
muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allaha verdiği
yeminleri, ahdleri yerine getirmediği
için) derecesini nâkısa
düşürmüştür.
Kim de Allaha olan ahdini yerine getirirse (ruhunu, vechini, nefsini ve
iradesini Allaha teslim ederse), ona en büyük mükâfat (ecir)
verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
Habibim sana tâbî olmak
Allaha tâbî olmaktır. Orada sana tâbî olduklarında onların elinin
üstünde Allahın eli vardı.
Bütün sahâbe Peygamber
Efendimiz (S.A.V)e tâbî olmuşlar ve 2. takva olan, tâbiiyet takvasını
yaşamışlardır.
Bütün sahâbe, ruhlarını
Allaha ulaştırdılar mı? Evet, hepsi hidayete erdiler. Allahû Tealâ
şöyle buyuruyor:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu),
ulâikellezîne hed âhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar,
sözü işitirler, böylece onun
ahsen olanına
tâbî olurlar. İşte
onlar, Allahın
hidayete erdirdikleridir.
Ve işte
onlar; onlar ulûlelbabtır
(daimî zikrin sahipleri).
Onlar sözü dinlerler, sözün
ahsen olanına tâbî olurlar. Onlar hidayete erdiler, ulûlelbab oldular.
Hidayete ermek ruhu Allaha
ulaştırmaktır:
3/AL-İ
İMRAN-73: Ve
lâ tuminû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en
yutâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel
fadla bi yedillâh(yedillâhi), yutîhi men yeşâ(yeşâu),
vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve sizin
dîninize tâbî olandan başka
kimseye inanmayın.
(Habibim) de ki: Hiç
şüphesiz
HİDAYET,
Allahın
(Kendisine) ulaştırmasıdır.
(İnsan
ruhunun ölümden evvel Allaha ulaşmasıdır.)
Size verilenin bir
benzerinin başka
birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında
(sizlerle) tartışacakları
için mi (böyle söylüyorsunuz)? De ki: Hiç
şüphesiz
fazl, Allahın
elindedir. Onu dilediğine
verir. Ve Allah, VÂSİun
ALÎMdir. (Allah herşeyi
kuşatan
ve herşeyi
bilendir.)
Muhakkak ki hidayet Allaha
ulaşmaktır.
2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yehûdu ve len nasârâ hattâ tettebia
milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba'te
ehvâehum ba'dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve
lâ nasîr(nasîrin).
Sen
onların dînine tâbî olmadıkça
(uymadıkça)
ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı
olmazlar. De ki: Muhakkak ki Allaha ulaşmak
(var ya) işte
o, hidayettir. Sana
gelen bunca ilimden sonra eğer
onların
hevalarına
uyarsan andolsun ki;
Allahtan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı
olmaz.
inne:
Muhakkak ki
hudâllâhi:
Allaha ulaşmak
huve:
İşte o
el hudâ:
Hidayettir
Böylece görüyoruz ki, bütün
sahâbe ruhlarını Allaha ulaştırmışlar, hepsi hidayete ermişlerdir.
Bütün sahâbe, fizik
vücutlarını Allaha teslim etmişler midir? Kesin. Al-i İmran Suresinin
20. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, bütün sahâbenin bu hedefe
ulaştıklarını, fizik vücutlarını Allaha teslim ettiklerini söylüyor:
3/AL-İ
İMRAN-20: Fe
in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve
menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel
ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû
fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu
basîrun bil ibâd(ibâdi).
Eğer
seninle tartışmaya
kalkarlarsa, o zaman de ki: Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi
(fizik vücudumuzu) Allaha teslim ettik. O kitap verilenlere ve
ÜMMÎlere de ki: Siz de
(fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi? Eğer
teslim ettilerse o zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir.
Eğer
yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen
(görev) ancak tebliğdir.
Allah kullarını
BASÎRdir (görendir).
Habibim o ümmîlere ve kitap
sahiplerine de ki: Ben ve bana tâbî olanlar biz hepimiz, fizik
vücudumuzu Allaha teslim ettik.
Bütün sahâbe bunu
gerçekleştirmişlerdir. Öyleyse bundan 14 asır evvel bütün sahâbe, bu
takvayı da, fizik vücudu teslim takvasını da yaşamışlardır. Onlar
muhsinler olarak değerlendirilmektedirler.
Allahû Tealâ: O takva
sahipleri ki, onlar bollukta da, darlıkta da infâk ederler. Yani,
nefslerinin afetleri onları sıkıştırır ama onlar muhakkak infâk ederler
ve öfkelerini yutarlar. Yaptıkları hatalardan sonra insanları
affederler. Allah muhsinleri sever. diyor. Allahû Tealâ onların muhsin
olduğunu söylüyor. Bütün sahâbe muhsin olmak şerefine ermişlerdir.
Muhsinler takvası 4. takvadır, fizik vücudun teslimidir ve Al-i
İmran-133 ve 134de anlatılmaktadır.
Bundan sonra ne olacaktır?
Bundan sonra kişi, zikrini arttıracaktır ve daimî zikre ulaşacaktır.
Daimî zikre ulaşan kişi ulûlelbabtır. Allahû Tealâ Al-i İmran
Suresinin 191. âyet-i kerimesinde, ulûlelbabın vasıflarını veriyor:
3/AL-İ
İMRAN-191: Ellezîne
yezkurûnallâhe kıyâmen
ve kuûden ve alâ cunûbihim
ve yetefekkerûne fî halkıs
semâvâti vel ard(ardı),
rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan),
subhâneke fekınâ
azâben nâr(nârı).
O
(Ulûlelbab) ki; (lübblerin, Allahın
sır
hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü
yatarken (hep) Allahı
zikrederler. Göklerin ve
yerin yaratılışı
hakkında
tefekkür ederler. (Ve derler
ki): Ey Rabbimiz! Sen, bunları
bâtıl
olarak (boşuna)
yaratmadın.
Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin
azabından
koru.
Ulûlelbab için ayaktayken de
otururken de yan üstü yatarken de hep Allahı zikretmek söz konusudur.
Ulûlelbabın temel fonksiyonu ayaktayken de otururken de yan üstü
yatarken de hep Allahı zikretmek suretiyle Allahın katında takva
sahibi olmaktır. Bu takva, fizik vücudun teslimi olan 4. kademeden
sonraki, nefsin teslimini ifade eden 5. kademedir.
Bütün sahâbe ulûlelbab
olmuşlar mıdır? Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi bütün sahâbenin
ulûlelbab olduğunu söylüyor:
39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu),
ulâikellezîne hed âhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar,
sözü işitirler, böylece onun
ahsen olanına
tâbî olurlar. İşte
onlar, Allahın
hidayete erdirdikleridir. Ve işte
onlar; onlar ulûlelbabtır
(daimî zikrin sahipleri).
Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
16/NAHL-128: İnnallâhe
meallezînettekav vellezîne
hum muhsinûn(muhsinûne).
Muhakkak ki; Allah, takva sahipleri ile beraberdir. Ve onlar,
muhsinlerdir.
Allah takva sahiplerini
sever. Onlar muhsinlerdir.
Allahû Tealâ burada: Muhsin
olan takva sahipleri dediğine göre gene 4. takvayı ifade ediyor. Allahû
Tealâ şöyle buyuruyor:
7/A'RAF-201: İnnellezînettekav
izâ messehum tâifun mineş
şeytâni
tezekkerû fe izâhum mubsırûn(mubsırûne).
Muhakkak ki; takva sahibi
kimseler şeytandan onlara
gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu
zaman (Allahı)
tezekkür ederler (Allahla tezekkür ederler).
İşte
o zaman onlar, basar edenlerdir (kalp gözlerinin basar hassası
ile görürler: Casiye-23).
Muhakkak ki takva sahibi
kimseler, şeytandan onlara gözü bürüyen bir vesvese dokunduğu zaman
Allahı tezekkür ederler. İşte o zaman onlar basar edenlerdir, kalp
gözlerinin basar hassasıyla görenlerdir.
Burada ulûlelbabın
özelliklerine bakıyoruz: Ulûlelbab daimî zikrin sahipleridir. Daimî
zikrin sahiplerinin özellikleri şunlardır:
1-
Bu
kişi, daimî zikrin sahibidir.
2-
Daimî
zikir sebebiyle nefsinin kalbinde hiç afet kalmaz.
3-
Nefsinin kalbinde hiç afet kalmadığı için, kalbi tamamen nurla dolduğu
için, mutlaka onların kalp gözü açılır.
4-
Kalp
kulağı açılır.
Bu 4 özellik, ulûlelbab
olmanın 4 temel şartıdır. Bunlara bağlı olarak 3 tane de sonuç şartı
vardır:
a.
Bu
kişi ehli tezekkür olmuştur. Her an Allah ile tezekkür etmek imkânın
sahibidir.
b.
Bu
kişi, ehli hayır olmuştur. Daimî zikrin sahibi olması sebebiyle, devamlı
deracat kazanmaktadır. Bunun için ehli hayır denilir.
c.
Bu
kişi, ehli hikmettir. Yani ehli hükümdür. Hâkim veya hakem olarak
vazifelendikleri zaman mutlaka Allah ile tezekkür ederek, Allahtan
sorarak karar verecekleri için adaletlerinde mutlak isabet kaydederler.
Allahû Tealâ onları bu istikamette değerlendirir. Öbür taraftan bu
insanlar Kurân-ı Kerimin âyetlerine baktıkları zaman bu âyetlerin, 28
basamaktan hangi basamağa ait olduğunu hemen o âyetten çıkarırlar.
İşte ulûlelbabın özellikleri
bunlardır. Daimî zikrin sahipleri, Allah ile her an tezekkür edebilen,
ehli hayır ve ehli hükümdür.
Araf-201de Allahû Tealâ, 5.
safhadaki bu ulûlelbab makamının özelliklerini veriyor, diyor ki:
Onlar, Allah ile tezekkür ederler. Onlar basar edenlerdir. Kalp
gözleriyle görenlerdir. Bu insanların kalp gözüyle görmeleri söz
konusudur. Ulûlelbab için ehli tezekkür müessesesi vardır. Allahû Tealâ
şöyle buyuruyor:
3/AL-İ
İMRAN-7: Huvellezî
enzele aleykel kitâbe minhu
âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun),
fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe
minhubtigâel fitneti vebtigâe tevîlih(tevîlihi), ve mâ yalemu
tevîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne
fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ
yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).
O (Allah)
ki; Kitabı, sana O indirdi.
Ondan bir kısmı
muhkem (mânâsı
açık,
yorum götürmez, şüphe
kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, (Levhi Mahfuzdaki)
ümmülkitapta (yer alan açık
ve kesin âyetler)dir. Diğerleri
ise müteşabih
(mânâsı
kapalı,
açıklama
isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik
(ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak
ve (kendi yararına
uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab)ın
müteşabih
olan kısmına
uyarlar. Halbuki onların
tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir.
İlimde
derinleşmiş
olan RASİHUN
(rüsuh sahipleri) ise derler ki: Ona îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından
(indirilme)dir. Bunu kimse tezekkür edemez ancak
ulûlelbab tezekkür edebilir.
İşte sana Kurânı indiren o
Allahtır ki o Kurânda muhkem âyetler de var, müteşabih âyetler de.
Muhkem âyetler, ümmülkitabın esasını teşkil eder. Müteşabih âyetlerin
gerçek anlamını ise Allahtan başka kimse bilmez. Kalplerinde zeyg
olanlar, o âyetleri kullanarak insanları fitneye sokmak isterler. İlimde
derinleşmiş olan kişiler de derler ki: Bunlar muhakkak ki Allahın
katındandır. Ama onlar da bu âyetlerin mânâsını tezekkür edemezler.
İlimde kökleşmiş olan rasihun (rüsuh sahipleri), onlar da bu âyetlerin
tezekkürünü gerçekleştirmezler. illâ ulûl elbâb(elbâbi):
Sadece ulûlelbab tezekkür edebilir.
Allahû Tealâ Araf-201de, 5.
safhanın takvasını verirken, onların takva sahibi olduklarını, tezekkür
ettiklerini ve kalp gözüyle basar ettiklerini söylemektedir.
Bu takvadan sonraki takva,
ihlâs takvasıdır ve ulûlelbab olan kişinin, ulûlelbab olduktan sonraki
kademesi ihlâs kademesidir. İşte Bakara Suresinin 179. âyet-i
kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:
2/BAKARA-179: Ve lekum fîl kısâsı
hayâtun yâ ulîl elbâbi leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey ulûlelbab! Kısasta
sizin için hayat vardır.
Umulur böylece ki siz, takva sahibi olursunuz.
Ey ulûlelbab! Sizin için
kısasta hayat vardır. Umulur ki böylece takvaya ulaşırsın.
İşte ulûlelbabın takvasından
bir adım sonraki takva, ihlâs takvasıdır. Bu âyet-i kerime ihlâs
takvasını ifade etmektedir.
Maide Suresinin 100. âyet-i
kerimesinde de Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
5/MAİDE-100: Kul lâ yestevîl
habîsu vet tayyibu ve lev
acebeke kesretul habîs(habîsi), fettekullâhe yâ ulîl elbâbi
leallekum tuflihûn(tuflihûne).
De ki:
Habîsin çokluğu (haram,
murdar ve fesadın,
vs.) senin hoşuna
gitse bile, habis ile tayyib (helâl, temiz ve güzel) bir değildir.
Ey ulûlelbâb!
Allaha karşı takva sahibi
olun. Umulur ki; siz felâha erersiniz.
Ulûlelbab
olduktan sonraki takva söz konusudur. Bu takva da, ihlâs takvasıdır.
Takvanın son
safhasına geliyoruz; 7. takva. 7. takva, kişinin ihlâsa ulaşıp irşad
olduktan sonra iradesini de Allaha teslim ettiği 28. basamağın 5.
kademesidir.
28. basamakta,
Allahû Tealâ o kişiyi Tövbe-i Nasuha davet eder. Onun günahlarını
örter, başının üzerine salâh nuru verir. Sonra da onun günahını sevaba
çevirir. Bu olaylardan sonra kişinin iradesi teslim alır. Allah, kimin
iradesini teslim almışsa, o kişi irade teslimini gerçekleştirmiştir. 7.
ve son takvaya da ulaşmıştır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
3/AL-İ
İMRAN-76: Belâ
men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne).
Hayır,
(öyle değil)!
Kim (Allah ile olan) AHDini yerine getirir de takvaya ulaşırsa
(takva sahibi olursa),
muhakkak ki; Allah, takva sahiplerini sever.
Buradaki ahd, irademizin
Allaha verdiği misaki de kapsayan, ruhumuzun Allaha teslimini, fizik
vücudumuzun Allaha teslimini, nefsimizin Allaha teslimini ve
irademizin Allaha teslimini kapsayan, bütün teslimleri içeren bir
ahddir. Burada, bütün takvaların tamamlandığı bir nokta işaret ediliyor.
Ruhumuzun, nefsimizin, vechimizin, irademizin Allaha teslimini ifade
eden ahd söz konusudur.
Al-i İmran Suresinin 102.
âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
3/AL-İ
İMRAN-102: Yâ
eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve
entum muslimûn(muslimûne).
Ey
îmân edenler! Hakkıyla takva
sahibi olanlar (nasıl
bir takvanın
sahibi ise aynı
onlar) gibi, Allaha karşı
takva sahibi olun ve (ölmeden önce) Allaha teslim olun.
Ey âmenû olanlar, bihakkın
takvanın sahipleri nasıl bir takvanın sahibi ise siz de aynı onlar gibi
hakka tukâtihî takvanın sahibi olun.
Enam-153te de Allahû Tealâ
buyuruyor ki:
6/EN'AM-153: Ve enne hâzâ sırâtî
mustekîmen fettebiûh(fettebiûhu), ve lâ tettebiûs subule fe teferreka
bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum
tettekûn(tettekûne).
Ve muhakkak ki; bu, benim
mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka)
yollara tâbî olmayın
ki; o taktirde sizi, onun yol |