|
ZİKİR VE EHLİ ZİKİR
Konumuzun adı,
İslâmdan ve aynı zamanda Kurândan kopan kavramlardan Zikir ve Ehli
Zikir
Zikir nedir? diye
sorduğumuz zaman bize diyorlar ki: Zikir hatırlamaktır. Ehli zikir
nedir? Ehli zikir kimdir? diye sorduğumuzda Allahı hatırlayan ehli
zikirdir. diyorlar. Ben Kurân okuyorum, Kurân bir zikirdir. Öyleyse
ben Kurân okuyan olarak ehli zikirim, zikir sahibiyim. Kurân
kültüründen bu kadar yoksun insanlar, insanlara dîn dersi vermekteler.
Bundan belki 20 yıl
evveldi. O zaman İstanbul Müftü Yardımcısı bir kardeşimizdi
zannediyorum. Doçentti, şimdi profesör oldu. Ehli zikirden kendisine
bahsettiğimiz zaman: Ehli zikir benim, ben Kurân okurum. Kurân okuyan
ehli zikirdir. Çünkü Kurân okumak, Kurân-ı Kerimde zikir olarak
geçiyor. dedi. Söylediği doğru, Kurân gerçekte Kurân-ı Kerimde
zikir olarak geçiyor. Kurân bir zikirdir. Kurân okumak da bir
zikirdir. Namaz kılmak da bir zikirdir. Ama asıl zikir Allahın ismini
Allah, Allah, Allah, Allah, Allah
diye tekrar etmektir. İşte eğer
insanlar Kurânı unutmuşlarsa, eğer dîn adamlarımız, dîn öğretenler
zikri unutmuşlarsa, kendileri zikir ehli değilse, o zaman zikir ehli
olmanın muhtevasını da bilemezler.
Öyleyse evvelâ
Kurân-ı Kerimin en büyük ibadeti hangisidir? diye soralım ve
cevabını verelim. En iyisi bu değil mi? Elimizde doğruyu yanlıştan ayırt
eden bir tane furkan var. O tek furkan Kurân-ı Kerimdir. Her şey Onda
yargılanır. Başka nesnelerle Kurân yargılanmaz. Her söylenen söz,
meselâ hadîsler; uydurma mıdır, mevzu mudur, değil midir, sağlam hadîs
midir, senetli midir, sepetli midir? Her neyse, biz detayları bilmeyiz.
Allahû Tealâ açık bir şekilde buyuruyor: Kurân furkandır. Peygamber
Efendimiz (S.A.V) de gene açık bir şekilde buyuruyor: Bir gün Benim
hadîslerim tartışılacaktır. Kurâna bakın. Hiç bir hadîsim Kurâna
aykırı olmaz. diyor.
Bu kadar uydurma
hadîsin nasıl biraraya geldiğini anlamak gerçekten zor. Çünkü hadîsleri
alıp da Kurânla karşılaştırdığımız zaman bir çoğunun geçersiz olduğunu
görüyoruz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de bunu çok iyi bildiği için,
Kendi adına kim bilir ne kadar hadîsin uydurulacağını evvelden bildiği
için ve Allah Ona söylediği için, O da önceden söylüyor bunu: Benim
hadîslerim tartışılacaktır. Kurâna bakınız. Hiçbiri Kurâna aykırı
olamaz. diyor.
Ankebut Suresinin 45.
âyet-i kerimesine gelin beraberce bakalım. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
29/ANKEBUT-45: Utlu
mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ
anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu),
vallâhu yalemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana
vahyedilen şeyi oku ve salatı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salat
(namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder).
Ve Allahı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri
bilir.
Münker, Allahın söylediklerinin inkâr edildiği standartlardır. Fuhuş da
nefsimizin afetlerine tâbî olduğumuz her olaydır. Nefsimizin afetleri
bizi hangi noktada yere yıkmışsa, yenmişse, hangi noktada nefsimize tâbî
olup günah işlemişsek işte onların her birisi fuhuştur. Orada ne
yapıyoruz? Orada ne yaptığımızı Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi
söylüyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
45/CASİYE-23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve
edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ semihî ve kalbihî ve ceale alâ
basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min badillâh(badillâhi), e
fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını
kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü?
Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun
işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının
üzerine gışavet (perde) kıldı (çekti). Bu durumda Allahtan sonra onu
kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
Rab mevkiinde Allah
var; emredici, emrine itaat edilen mürebbiye, terbiyeci. Bütün insanları
en güzel standartlarda en güzele ulaştıracak olan Allahtır. Bu insanlar
ne yapıyorlar? Allahû Tealânın emirleri var, onları yerine
getirmiyorlar. Peki, Allahın emirlerini yerine getirmiyorsa neyi yerine
getiriyorlar? O anda nefsinin hangi afetiyle alakalıysa o olay, o afetin
talep ettiği şeyi gerçekleştiriyor. Hevasını yani nefsinin afetlerini, o
olayda kendisine ilâh ediniyor. O olayda, Allahı Rab mevkiinden, emir
ve kumanda mevkiinden çekip alıyor, nefsinin afetini Rabbinin yerine
getiriyor. Onun emrini yerine getiriyor.
İşte Allahû Tealâ
böyle insanlar için: Onlar hevalarını kendilerine ilâh edinenlerdir.
Hevalarını kendilerine ilâh edinen insanları Allah onların ilimleri
üzere dalâlette bırakır. diyor. İşte o âlim geçinen insanların büyük
çoğunluğu, kendilerine insanların yazdığı kitaplarla ilim
öğretilenlerdir. Asırlardan beri insanlar açıklamalar yapmışlar, itikadî
konularda, muamelatta, akaidde, kelamda, her türlü dîni konuda hep
insanlar yazmışlar çizmişler. Bunlar bugüne kadar ulaşmış. Ayrı ayrı
gruplar tarafından genel kabul görmüş olanlar, az kabul görmüş olanlar,
reddedilenler olmuş.
Bir grubun
reddettiğini öbür taraf kabul ediyor. Böylece bir karmaşa dînde hüküm
sürüyor. İşte ilimleri üzere Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesine göre
Allahın dalâlette bıraktığı insanlar bulunuyor. Bu insanların işareti
şudur: Allah onların görme hassalarına (basarlarına) gışavet isimli
perde çeker. diyor. Sonra ne diyor? Allah onların semî isimli işitme
hassalarını mühürler. Allah onların kalplerini de mühürler. Yani
kalplerindeki idrak hassası da mühürlüdür.
İnsanlar o kadar çok
şeyi unutmuşlar ki; kendilerini kurtuluşa ulaştıracak olan herşeyden,
şeytan allem etmiş, kallem etmiş ellerini ayaklarını çektirmiş. İşte
bunlardan birisi de zikirdir.
Zikir, hatırlamak
mânâsına gelir.
1- Allahı zikretmek,
Allahı hatırlamak mânâsına gelir.
2- Tekrar etmek
mânâsına gelir. Allahın ismini Allah, Allah, Allah
diye tekrar etmek
mânâsına gelir.
3- Bir mefhumun, bir
kelimenin daha evvel geçtiğini, kullanıldığını da ifade etmekte de
kullanılır. Meselâ Yukarıda mezkur olan bu kelime. cümlesi Yukarıda
zikredilmiş olan. demektir. Yukarıda yazılmış olan şimdi
hatırlatılıyor.
Zikir Allahû Tealânın
isminin Allah, Allah, Allah, Allah, Allah
diye tekrarının da adıdır.
Kurân-ı Kerimde
Allahın adını Allah, Allah, Allah, Allah, Allah
diye zikretme
müessesesi farz mıdır? Evet. Bu zikir, devamlılığı açısından zikir adını
alır. Bu, günün bir kısmında Allahı ara sıra zikretmektir ve üzerimize
farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi
tebtîlâ(tebtîlen).
Rabbinin
(Allah'ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O'na (Allah'a) dön
(ulaş, vasıl ol).
Zikrin Allah ismi
kullanılarak gerçekleştirilmesi konunun temelidir. ve
tebettel ileyhi tebtîlâ:
Herşeyden kesilerek Allahı zikret. Allaha doğru yola çıkarak Allaha
ulaş.
Allahû Tealâ bu
ulaşmanın zikirle gerçekleşeceğini, Muzemmil Suresinin 8. âyet-i
kerimesinde anlatıyor: Allahın ismini zikret, Rabbinin ismini zikret.
Rabbimizin ismi
El-İlâhtır. El-İlâh kelimesi Türkçemizde Allah olarak
değerlendirilir. Arapçada da öyle. Öyleyse Allahû Tealâ, Allah
kelimesinin tekrarıyla zikretmemizi istiyor. Rabbinin ismiyle zikret ve
herşeyden kesilerek Ona ulaş. Allaha ancak bu yolla ulaşılabileceğini
anlatıyor. Bu yolda bir faktörün kullanılacağını, onun adının da zikir
olduğunu söylüyor. Yani bir insanın ruhunu Allaha ulaştırabilmesi
Allah, Allah, Allah
diyerek Allahın ismini ardarda tekrarıyla
mümkündür.
Gördük ki ara sıra
zikretmek farzdır. Hem de bu farz, Muzemmil Suresinin 8. âyet-i
kerimesinde ruhunuzu Allaha ulaştırıncaya kadar çoğalan bir hüviyet
kazanıyor.
Peki, günün yarısından
fazla zikretmek, her gün Allahı çok zikretmek, zikirsiz geçen zamandan
daha fazla zikretmek üzerimize farz mıdır? Evet, o da farzdır. Allahû
Tealâ buyuruyor ki:
33/AHZAB-41: Yâ eyyuhellezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).
Ey âmenû
olanlar! Allahı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.
Öyle seviyede bir
zikirle zikredin ki; bu çok zikir olsun, günün yarısından daha fazla
zikir olsun. Peki, yolun sonu nereye ulaşır? Yolun sonu daimî zikre
ulaşır. Ulaşmanız lâzım gelen hedef daimî zikirdir. O zaman insan olarak
yaratılmanın o müstesna saadetini bütün boyutlarıyla yaşarsınız. Siz
insansınız, kâinattaki en üstün varlıklar.
Peki daimî zikir de
üzerimize farz kılınmış mıdır? Evet. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
3/AL-İ
İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim
ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte
hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
O
(Ulûlelbab) ki; (lübblerin, Allahın sır hazinelerinin sahipleri),
onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allahı
zikrederler.
Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki):
Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih
(tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.
Üç halde
bulunabilirsiniz: Ya şu anda bizim oturduğumuz gibi oturuyorsunuz, ya
bulunduğunuz yere yürüyerek geldiniz ve geldiğiniz gibi ayaktasınız, bir
de gece yattığınız gibi yatıyor halde olabilirsiniz. Üç tane hal; ayakta
olmak, oturuyor olmak, yatıyor olmak. Bir dördüncüsü yok. Allahû Tealâ
üç halin üçünde de zikretmenizi istiyor.
Öyleyse bütün insanlar
için çok zikir farz olduğu gibi neticede daimî zikre ulaşmak, daimî
zikrin sahibi olmak, o da farzdır. Bir insan üç halde bulunabilir:
Ayaktadır, oturuyordur, yan üstü yatıyordur.
Yan üstü yatmamız
emrediliyor. Acaba yan üstü yatmanın zikirle bir alakası var mıdır?
Kesin. Yatağınızı öyle bir şekilde dizayn etmelisiniz ki; kıble sağ
tarafınızda kalmalı. Öyle bir şekilde uyumalısınız ki; yüzünüz sağ
tarafa dönmeli, yan üstü yatmalısınız. Yüzünüz sağ tarafa yani kıbleye
doğru olmalı ve sağ kulağınız yastıkta olmalı. Birazcık sağ kulağınızı
yastığın üzerinde sağa sola oynatmanız gerekiyor. Bunu oynatmaktan
muradınız nedir? Kulağınıza basınç sebebiyle kalbinizin atış ritmi
ulaşacaktır. Bu yastığın üzerindeki o vaziyetinizi değiştirmeyin.
Kalbinizde atan toplardamarın ve atardamarın ardarda vücuda getirdiği
ses, birbiri arkasından gelir. Allah kelimesini Allah, Allah, Allah
diye kalbiniz tekrar etmektedir. İşte siz de uyumaya niyetlendiğinizden
itibaren içinizdeki sesle buna iştirak edeceksiniz. Dilinizi
kımıldatmayacaksınız. Ses de çıkarmayacaksınız. O sese paralel olarak
dilinizi kımıldatmadan, ses de çıkarmadan kalbinizdeki sesle, kalbinizin
sesiyle Allahın ismini tekrar edeceksiniz. Allah kelimesini
söyleyeceksiniz. Ama diliniz kımıldamayacak. Allah kelimesini
söyleyeceksiniz ama sesiniz çıkmayacak. Şimdi iç sesinizle dilinizi
kımıldatmadan Allah deyin, ısırın dilinizi. Allah kelimesini defaatle
söyleyebildiğinizi gördünüz. İşte ses çıkarmadan dilinizi de hareket
ettirmeden, Allah kelimesini o zaman kalbinizin atışına paralel
söyleyebilirsiniz. Kısa bir zaman sonra kalbinizin ritmiyle sesiniz
eşitlenir.
İşte böyle bir olayı,
kalbinizin sesini iç sesinizle gerçekleştirdiğiniz zaman, dilinizi
kımıldatmadan zikirle uyuyun. Bir gün uyandığınız zaman da zikrinizin
devam ettiğini göreceğiniz bir zaman parçası mutlaka oluşacaktır. Bir
yere mutlaka ulaşacaksınız. İşte orası daimî zikirdir. Daimî zikir,
kalbinden zikir yaparak uyuyan kişinin, uyandığı zaman kalbindeki zikrin
devamını duyuyor olması halidir. Bu demektir ki uyuduğu sürece o kişinin
kalbinin sesi hep Allah, Allah, Allah
diye dili kımıldamadığı halde
devam etmiştir. İşte daimî zikir budur. Yatana kadar hep Allahû Tealâyı
zikretmek, yatarken zikirle yatmak, işte bu daimî zikirdir. Bütün sahâbe
daimî zikrin de sahibi olmuşlardır. Hem zikretmişler hem de daimî zikrin
sahibi olmuşlardır.
Gördük ki zikir de
farzdır, çok zikir, günün yarısından fazla zikir de farzdır, daimî zikir
de farzdır. Gene gördük ki zikir Kurân-ı Kerim tilavetinden de namazdan
da üstün bir ibadettir. Eğer size derlerse ki Dînin direği namazdır.,
diyeceksiniz ki: Doğrudur, dînin direği namazdır. Ama Allahı zikretmek
dînin çadırıdır. Öyleyse çadırsız bir direk yeterli olmaz. Allahû Tealâ
Ankebut Suresinin 45. âyet-i kerimesinde açık bir şekilde buyuruyor ki:
29/ANKEBUT-45: Utlu mâ
ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ
anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu),
vallâhu yalemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana
vahyedilen şeyi oku ve salatı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salat
(namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allahı
zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.
Allahû Tealâ; ve
le zikrullâhi ekber, Allahı zikretmek daha büyüktür.
diyor. Neden Kuranı Kerim tilaveti olan zikirden daha büyüktür? Namaz
adı verilen zikirden, ondan da daha büyüktür. En büyük ibadet Allahı
zikretmektir. buyuruyor?
Bizim sevgili dîn
adamları namazı da zikir olarak kabul ettikleri için bu ve
le zikrullâhi ekber ifadesini Namaz en büyük
ibadettir. diye almışlar. İslâmın beş şartı arasında biliyorsunuz ki
zikir yok. Ona ayak uydurabilmek için böyle bir ayak oyunu yapmışlar ve
Kurân-ı Kerimin bütün temel hükümlerini altüst etmişler.
Allahû Tealâ nefsinizi
tezkiye etmeyi üzerinize farz kılıyor. Ruhunuzu ölmeden evvel Allaha
ulaştırmayı üzerinize farz kılıyor. Allaha ulaşmayı dilemek kaydıyla,
bu ulaştırmayı Allahû Tealâ Kendisinin gerçekleştireceğini de garanti
ediyor. Biz insanlardan istediği şey Allaha ulaşmayı dilememiz. Allahû
Tealâ ruhumuzu Allaha ulaştırmayı üzerimize farz kılıyor. Allahû Tealâ
buyuruyor ki:
73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi
tebtîlâ(tebtîlen).
Rabbinin
(Allah'ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O'na (Allah'a) dön
(ulaş, vasıl ol).
Yani Bu zikirle
ulaşacaksın. diyor. Öyleyse zikrin bizim ruhumuzu Allaha ulaştırıcı
bir hüviyeti olması lâzımdır. Nedir bu? Allahû Tealâ buyuruyor ki:
34/SEBE-2:
Yalemu
mâ yelicu fîl ardı ve mâ yahrucu minhâ ve mâ yenzilu mines semâi ve mâ
yarucu fîhâ,
ve huver rahîmul gafûr(gafûru).
(O,
Allah) yere gireni ve ondan çıkanı, semadan ineni ve oraya yükseleni
bilir.
Ve O, Rahîmdir (Rahîm esmasıyla tecelli eden), Gafûrdur (mağfiret
eden, günahları sevaba çeviren).
Allahın katından
gelen, yere giren, yerden çıkan, tekrar Allahın katına yükselen bu
nesneler; nötrinolar, enerji partikülleridir. Bunlar Allahın katından
gelirler, enerji yüklüdürler. Elektrona ulaşırlar. Elektronu
döndürürler, ona spin verirler ve tekrar geriye dönerler. İşte bu
sebeple Allahû Tealâ buyuruyor ki: Kâinatta hiç bir zerre yoktur ki her
an Allahın adını tesbih eder olmasın. Ama siz bunu anlayamazsınız.
17/İSRA-44: Tusebbihu lehus semâvâtus sebu vel ardu ve men
fîhinn(fîhinne), ve in min şeyin illâ yusebbihu bi hamdihî ve lâkin lâ
tefkahûne tesbîhahum, innehu kâne halîmen gafûrâ(gafûren).
7 kat
gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, Onu (Allahı) tesbih ederler.
Onu hamd ile tesbih etmeyen birşey yoktur.Ve fakat onların tesbihlerini
siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz).
Muhakkak
ki; O, Hakîmdir, Gafûrdur (mağfiret edendir).
Bu en küçük zerrenin
adı bugünkü tabirle elektrondur. Bu elektronların her birisi mutlak
olarak dönerler. Kendi spinleri vardır. Bu spin sayısınca dönerler ve
her dönüşlerinde kendi lisanlarıyla Allah kelimesini tekrar ederler. Ama
biz onun Allah kelimesi olduğunu anlamak yeteneğinin sahibi
kılınmamışız.
İşte Allahû Tealânın
dizaynı. Bu gökten inen, yere giren, yerden çıkan, tekrar Allaha geri
dönen şey, nötrinolardır. Öbür taraftan, rahmet, fazl ve salâvât
ismindeki üç ayrı nur vardır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
24/NUR-21: Yâ
eyyuhellezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men
yettebi hutuvâtiş şeytâni fe innehu yemuru bil fahşâi vel
munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ
minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu
semîun alîm(alîmun).
Ey âmenû
olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına
tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki
o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allahın
yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allahın rahmeti ve fazlı sizin
üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden
hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin
nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Semîdir (en iyi işitendir)
Alîmdir (en iyi bilendir).
Allahû Tealâ: Siz
nefsinizi tezkiye edemezsiniz, Allah tezkiye eder. diyor. Acaba Allahû
Tealâ nefsi tezkiye etmek demekle neyi kastediyor? Nefsinizin kalbinin
yarısından fazlasını Allahın nurlarıyla dolmasını kastediyor. O nokta,
nefs tezkiyesi noktasıdır. Allah ile olan ilişkilerinizde nefsin
tezkiyesidir.
Allaha ulaşmayı
diliyorsunuz. Allah size Rahîm esmasıyla tecelli ediyor. Kör, sağır ve
dilsiz bir insanken insanlar, gören, işiten ve idrak eden oluyorlar.
Kimi gören, işiten ve idrak eden? İrşad makamını gören, işiten ve idrak
edenler oluyorlar.
İrşad makamını irşad
makamı olarak görmeye başlayan, onun söyledikleri irşad makamının
sözleri olarak yerli yerine oturtabilen, idrak eden ve kalbine indirip
onun mânâsını yerli yerine koyan, oturtan kişinin kalbine Allahû Tealâ
ulaşıyor. Kalbini Allaha çeviriyor. Sonra o kişinin göğsünü yarıyor,
şerh ediyor. O kişiyi teslimlere hazırlıyor. Bu maksatla ruhun, vechin,
nefsin, iradenin teslimi için o kişinin göğsünden kalbine nur yolu
açıyor. Nur yolu açılınca Allahın katından ikişer ikişer nurlar
gelecektir. Allahın katından bu nurları nefsin kalbine getirecek,
celbedecek olan ibadetin adı zikirdir. Kurân-ı Kerimin en büyük
ibadetidir. Namazdan da, Kurân-ı Kerim tilavetinden de daha büyük bir
zikirdir, zikirlerin en büyüğüdür. (Ankebut-45)
Allahû Tealâ
buyuruyor ki: Kim Allahın zikrinden yüz çevirirse biz ona şeytanı
musallat deriz.
43/ZUHRUF-36: Ve men yaşu an zikrir rahmâni nukayyıd lehu şeytânen
fe huve lehu karîn(karînun).
Ve kim
Rahmânın zikrinden yüz çevirirse, şeytanı ona musallat ederiz. Böylece
o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur.
Nefs tezkiyesi
şeytanın musallat olmaması açısından son derece önemlidir.
Allahû Tealâ:
nukayyıd lehu
şeytânen
ona şeytanı musallat
ederiz. buyuruyor.
Zamanımızda unutulmuş
olan zikir müessesesi ne sağlar? Eğer kişi bu safhalardan geçmişse,
Allah onun göğsünü yarmışsa, göğsünden kalbine nur yolu açmışsa ne
oluyor? Enam Suresinin 125. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor
ki:
6/ENAM-125: Fe men
yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men
yurid en yudıllehu yecal sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassaadu
fîs semâi, kezâlike yecalûllâhur ricse alâllezîne lâ
yuminûn(yuminûne).
Öyleki Allah, kimi
Ona (Allaha) ulaştırmayı dilerse onun göğsünü İslâm (Allaha teslim)
olması için yarar (göğsünden kalbine nur yolu açar).
Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi
daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mümin olmayanların üzerine
pislik (azap, darlık, güçlük) verir.
Şerh etmek, yarmak
demektir. Allahû Tealâ, kişinin kalbini niçin yarıyor? Allahın katından
gelen, rahmetle fazl ve rahmetle salâvÂt nurlarının; iki çift nurun, o
kişinin kalbine ulaşması için. Allahû Tealâ bu ulaşmayı, sadece bir çift
nurun geldiği noktadaki ulaşmayı Zumer Suresinin 22. ve 23. âyet-i
kerimelerinde şöyle açıklıyor:
39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ
nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min
zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah
kimin göğsünü İslâm için (Allaha teslim için) yarmışsa artık o,
Rabbinden bir nur üzere olur.
Allahın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte
onlar, apaçık dalâlettedirler.
39/ZUMER-23:
Allâhu nezzele
ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu
culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ
zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu,
ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah, ihdas ettiği
(nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer
(rahmet-fazl ve rahmet-salâvât), Kitab'a müteşabih (benzer) olarak
indirdi. Rablerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra
onların ciltleri ve kalpleri Allahın zikriyle yumuşar, sukûnet bulur
(yatışır). İşte bu, Allahın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete
erdirir. Ve
Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.
Allah: Kitaba
müteşabih olarak ihdas ettiklerini ikişer ikişer indirir. diyor.
Bunlardan biri rahmetle fazl, ikincisi rahmetle salâvâttır. Rahmet
nurları kargo uçaklarıdır. Aynı zamanda da nur hüviyetindedirler. Fazl
ve salâvât ise uçakların taşıdığı yüktür.
O kişi zikir yapıyor.
Allahın katından gelen rahmetle fazl ve rahmetle salâvât nurları, o
kişinin göğsüne giriyor. Allahın göğsünden kalbine açtığı yolu
izleyerek, yarıktan girerek, kalbe ulaşıyor. Kalbin içine sadece %2ye
kadar rahmet sızabiliyor.
Allaha ulaşmayı
dilemiş, henüz mürşidine ulaşmamış bir kişide Allah işlemlerini
gerçekleştirmiştir. O kişinin kalbinin nur kapısını Allaha çevirmiş,
göğsünü yarmış, göğsünden kalbine nur yolu açmış, kişiyi mürşidine
ulaşacak hale getirmiştir. İşte bu noktada bu kişi zikir yapıyor. Zikir
yaptığı zaman Allahın katından sadece rahmetle fazl isimli iki nur o
kişinin göğsüne geliyor. (Henüz rahmetle salâvât nurları gelmiyor.)
Göğsündeki yarıktan geçerek kalbe ulaşıyor. Kalbin içine rahmet nuru
girmeye başlıyor. Bu rahmet nuru %2ye ulaştığı zaman, o kişi huşû
sahibi oluyor. İlk %2 nur, rahmet nurudur. Gelen nurların öncüsü rahmet
nurudur. Neden? Çünkü bu işlem Allahın Rahîm esmasıyla tahakkuk ediyor.
İşte Yusuf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde Hz. Yusuf buyuruyor:
12/YUSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı
illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).
Ve ben,
nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı
(şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği
(nefsler) hariç.
Muhakkak ki Rabbim, mağfiret (günahları sevaba çeviren) edendir,
Rahîmdir (rahmet nurunu gönderen, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve
tasfiye eden).
Ne zaman Allahın bir
kişiye Rahîm esmasıyla tecellisi başlar? Allahû Tealâ, o kişi sadece
Allaha ulaşmayı dilediği zaman Rahîm esmasıyla tecelliye başlar. Bu
tecelli kişide, 7 tane furkan oluşturur. Bu 7 furkan ile kör, sağır ve
dilsiz olan o kişinin görmesi mümkün olmuştur, işitmesi mümkün olmuştur
ve irşad makamını idrak etmesi mümkün olmuştur. Buradaki körlük,
sağırlık, dilsizlik ve idraksizlik manevî alandaki olaylara yöneliktir.
Kişinin kalbine %2 rahmet nuru girdiği zaman, o kişi mürşidine ulaşmak
için gerekli olan standarda sahiptir. Huşû sahibi olmuştur ve hacet
namazını kılar. Bu noktada olan kişiye Allah mutlaka mürşidini gösterir.
Allahû Tealâ mürşidini kime gösteriyor? Allahû Tealâdan 12 tane ihsan
alan kişiye gösteriyor.
Mürşide ulaşan kişi o
mürşide tâbiiyetini gerçekleştiriyor. Tâbiiyet gerçekleşir gerçekleşmez,
Allahû Tealâ kişinin kalbine îmânı yazıyor, başının üzerine de devrin
imamını gönderiyor. Neden? Devrin imamının ruhu o kişinin ruhuna diyor
ki: Senin Allaha mülâki olma günün, yevmet telâkın geldi, vücudu terk
et Allaha geri dön. İşte Allahın sana verdiği temel emir budur. Sen
bir emanetsin. Allahın Zatına dönmek mecburiyetindesin. Senin görevini
biz üstleneceğiz. Devrin imamının ruhu Mumin Suresinin 15. âyet-i
kerimesine göre kişinin başının üzerine gelip yerleşiyor.
40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî
alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine
ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın
da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine)
Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için,
emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının
ruhunu) ulaştırır.
İşte bu noktada
kişinin nefs tezkiyesine başlaması söz konusudur. Bu kişi mürşide
ulaştıktan sonra Allah, Allah, Allah,
diye ister sesli, ister sessiz
zikretsin ama elindeki tesbihle beyaz bir örtünün altında (bunun adı
virddir) zikre başlayınca, Allahın katından, rahmetle fazl ve
rahmetle salâvât isimli iki gurup nur gelir. Bu nurlar göğse gelirler.
Göğüsten şifreli yolu takip ederek kalbe ulaşırlar ve kalbin içine
girerler. Allahû Tealâ Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesine göre
kalbinin içine îmânı yazar ve o kişinin üzerine Allahın katından nur
gönderilir:
58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yuminûne billâhi vel yevmil âhıri
yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev
ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve
eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min
tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu),
ulâike hizbullah(hizbullahi), e lâ inne hizballâhi humul
muflihûn(muflihûne).
Allaha
ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allaha ulaşma gününe) îmân eden kavmi,
Allaha ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın. Velev ki;
onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun.
Onların kalplerine îmân yazılır. Ve onlar, Allahın katından (orada
eğitilmiş olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine
yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan
cennetlere konurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah onlardan
razıdır, onlar da Allahtan razıdırlar. İşte onlar, Allah
taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki; Allah, taraftarları kurtuluşa (felâha)
erenlerdir.
Allahû Tealânın
katından gelen ruh, o kişinin başının üzerinde yerini alır. O kişinin
ruhu vücudundan ayrılır ve kişi hangi mürşide tâbî olmuşsa onun
dergâhına ulaşır. Orada kısa bir zaman kaldıktan sonra ana dergâha
ulaşır ve ana dergâhtaki 10arlık sıralardan birinde yerini alır.
Kişi zikri arttırmaya
başlar. Nefsin kalbinde %7 nur birikince, ruh zemin kattan 1. kata
ulaşır. İkinci defa %7 nur birikiminde 2. kat, 3., 4., 5., 6., 7. defa
%7 nur birikimlerinde ruh 7. kata ulaşır. 7. katın 7 tane âlemini sağdan
sola doğru geçer ve Sidretül Müntehaya ulaşır. Oradan da Allahın
Zatına ulaşır ve Allahın Zatında yok olur. Ulaştığı nokta 21.
basamaktır, yok olması 22. basamaktır. Allahû Tealâ buraya kadar olan
bütün konuları kim Allaha ulaşmayı dilemişse garanti etmiştir.
Alahû Tealâ: Siz
sadece Bana ulaşmayı dileyeceksiniz. Sizin ruhunuzu kendime Ben
ulaştıracağım. Ama bunun için zikir yapmanız şart. Eğer zikri
sevmezseniz, namazı sevmezseniz, orucu sevmezseniz, bunları Ben size
sevdireceğim. diyor. Çünkü garanti ediyor. Garanti ettiğine göre
mutlaka sevdirecek. Çünkü Allahın başarmaması mümkün değildir. Kim
Allaha ulaşmayı dilerse o kişinin ruhu mutlaka Allahû Tealâ tarafından
Kendisine ulaştırılır.
14. basamakta başlayan
bu olay, nefsin kalbinde 7 defa %7 defa fazl birikimiyle; Emmare,
Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye, Tezkiye kademelerini
geçmek, nefs tezkiyesini oluşturur. Ve ruh 7 tane gök katını aşarak
Allahın Zatına ulaşır. Bu vuslattır. Ruh Allaha vasıl olmuştur.
Allahın Zatında yok olur.
21. basamak ulaşma,
22. basamak ruhun Allaha teslimidir. Bu noktadaki zikir 33 bin
zikirdir. 7 tane gök katı aşılmıştır. Bu kişinin 1. gök katına kadar
olan zikri 15 bindir. Ondan sonra ikişer bin ikişer bin yükselir. 17,
19, 21, 23, 25, 27, 29, 31, 33 bin zikirde ruh Allaha ulaşır. Bu
teslimlerden birincisidir. Kişi henüz 33 bin zikirdedir.
Zikrini arttırabilirse
o kişi günün yarısından daha fazla zikre ulaştığında zühd sahibi
olacaktır, zahid olacaktır. Nefsinin kalbinde %81 nur birikimini
sağladığı zaman o kişinin fizik vücudu Allahın bütün emirlerini yerine
getiren bir form kazanır. Yasak ettiği hiç bir fiili işlemez. Ama
nefsinin kalbinde hâlâ %19 karanlık vardır. Bu kişi zikir ehli olmuş
mudur? Hayır, olmamıştır. Daha çok zikredecektir. Daimî zikre
ulaşacaktır. Daimî zikre ulaştığı zaman o kişinin adı ulûlelbabtır.
Allahû Tealâ şöyle buyuruyordu:
3/AL-İ
İMRAN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim
ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ
halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben
nâr(nârı).
O
(Ulûlelbab) ki; (lübblerin, Allahın sır hazinelerinin sahipleri),
onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allahı
zikrederler.
Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Ve derler ki):
Ey Rabbimiz! Sen, bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih
(tenzih) ederiz. Bizi, ateşin azabından koru.
Ellezîne
yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim,
ulûlelbab için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep
Allahı zikretmek söz konusudur.
Öyleyse ulûlelbab
dediğimiz kişiler daimî zikrin sahipleridir. Gördük ki daimî zikir
farzdır. Gördük ki daimî zikrin sahipleri ulûlelbabtır. Öyleyse
bunların adı nedir? Bunların adı ehli zikirdir. Allahû Tealâ: Eğer
bilmiyorsanız zikir ehline sorun. diyor. İşte Allahû Tealânın bu
ifadesi aslında çok önemli bir şeydir. Bizim zamanımızın sevgili dîn
adamlarının da hiç anlayamayacağı bir şeydir. Bu kafayla giderlerse hiç
yaşayamayacakları bir şey. Zikir ehli daimî zikrin sahibi olan kişidir.
Daimî zikrin sahibi olan kişinin 7 özelliği vardır:
1-
Bu
kişi daimî zikrin sahibidir.
Daimî zikrin sahibi
olursa ne olur? O kişinin kalbinde hiç afet kalmaz. Neden? Çünkü Rabbanî
kapı açıktır. Oradan rahmet nurları, fazl ve salâvât nurları kalbi her
an pırıl pırıl aydınlık tutarlar. Rahmet fazl ve salâvât nurları zülmanî
kapıya kadar inen Rabbanî kapıdaki mührün, zülmanî kapıyı kapatmasını
sağlar. Bu nurlar ardarda onun üzerine baskı yaparlar. O kapıyı
kilitleyecek noktaya onu ulaştırırlar. Bu zikirlerin neticesi olan
nurların oraya baskısı sebebiyle kalbin zülmanî kapısı devamlı
kapalıdır. Kalp de %100 nurlarla dolmuştur. Zülmanî kapı kapalı olduğu
için tekrar oraya dönmesi hiçbir zaman mümkün değildir. O kişi hayatta
olduğu sürece daimî zikrin sahibi olacaktır.
Öyleyse kişi daimî
zikrin sahibidir.
2-
Kalbi
%100 pırıl pırıl Allahın nurlarıyla doludur.
3-
Allah
onun kalp gözünü mutlaka açar.
4-
Allah
onun kalp kulağını mutlaka açar. Allahû Tealâ, kişinin durumuna göre
birçok şeyler gösterir.
Bu dört temel şart
kişiye, üç tane de vasıf şartı kazandırır. Bunlara sonuç şartı da
diyebiliriz:
1-
Ehli
tezekkür olmak. O kişi ehli zikir, ehli tezekkür olmuştur. Allah ile her
zaman her konuyu konuşabilir.
2-
O
kişi ehli hayır olmuştur. Daimî zikrin sahibi olduğu için daima
zikretmektedir. Devamlı derecat kazanmaktadır. Hiç derecat kazanmadığı
bir nokta yoktur. Hem de daima 1e 700 kazanacaktır.
3-
Kişi
ehli hikmettir. Hikmet ehlidir. Âyetlere baktığında o âyet 28 basamağın
hangisine tekabül ediyorsa onu derhal görür. Hangi basamağa ait olduğunu
hemen söyler. Bu yetkinin sahibidir. Eğer bu kişi hakem veya hâkim
olursa o zaman da mutlaka kararlarını adaletle verecektir. Çünkü mutlaka
Allahtan sorarak neticeye gider.
Allahû Tealâ
buyuruyor:
21/ENBİYA-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim feselû
ehlez zikri in kuntum lâ talemûn(talemûne).
Ve
senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler) den başkasını göndermedik.
Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.
İşte ehli
zikir olan kişi odur; feselû ehlez zikri in kuntum lâ talemûn
buyuruyor. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. Zikir ehlinin
Kurândaki adı ulûlelbabtır. Lübblerin sahipleridir. Gördük ki
lübblerin sahipleri ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep
Allahı zikredenlerdir.
Görüyorsunuz mozaiğin
bütün kareleri yerli yerine oturuyor. Herşey yerli yerinde. İşte böyle
bir dizaynda kişi daimî zikrin sahibi olmuştur, ehli zikir olmuştur.
Allah ile her zaman konuşur. Şimdi bu hüviyetin neyi içerdiğine bakalım.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
3/AL-İ
İMRAN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun
hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne
fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti
vebtigâe tevîlih(tevîlihi), ve mâ yalemu tevîlehû
illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun
min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl
elbâb(elbâbi).
O
(Allah) ki; KitabI, sana O indirdi. O'ndan bir kısmı muhkem (mânâsı
açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar, (Levhi
Mahfuzdaki) ümmülkitapta (yer alan açık ve kesin âyetler)dir. Diğerleri
ise müteşabih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde
eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına
uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab)ın
müteşabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez
ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan RASİHUN (rüsuh sahipleri) ise
derler ki: Ona îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme)dir.
Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûl'elbab tezekkür edebilir.
İşte o ulûl'elbab,
daimî zikrin sahipleri bunu tezekkür edebilir. Neden? Çünkü onlar ehli
tezekkürdür, ehli zikirdir. Allahtan soracak, cevabını alacaktır.
Kurânda unutulan iki
kavram, hem zikir kavramı yok olmuş hem de ehli zikir kavramı yok
olmuştur. Öyle ki, hep o sevgili kardeşimizi hatırlarız, şimdi profesör
olan o sevgili kardeşimizi. Diyor ki: Ben Kurân okurum, ben de ehli
zikirim. Kurân bir zikirdir, öyleyse ben de ehli zikirim. Sözlerimizi
bir kulağından giriyor, öbür kulağından çıkıyor. Allahû Tealâ bu zavallı
insanlara ilim versin diye dua ediyoruz inşaallah. Asıl önemlisi hidayet
versin.
Ne yazık ki dîn
adamları kadrosunu oluşturanların büyük, çok çok büyük bir kısmı
Allahın âyetlerinden haberdar değiller ve kendilerini âlim olarak
değerlendiriyorlar ama aslında gerçekten acınacak durumdalar. Ateşe
çağıran imamlar durumundalar. Allahû Tealâ taksiratlarını affetsin.
Zikir ve ehli zikir
müessesesini, Kurândan kopan bir büyük hakikati beraberce tezekkür
ettik. Bizim şu üniversitelerimizdeki öğretim kadrolarına baktığınız
zaman, daimî zikrin sahibi olan hiç kimseye rastlayamazsınız. Hatta
zikredenler nadirdir. Sanki Kurân-ı Kerim onlar için inmemiş. Sanki
Allahû Tealâ: Daimî zikre ulaşın. dememiş. Diyorlar ki: Biz
görevimizi yaparız. Sen bize karışma. Bizim karışmamız onların
söylediği mânâda bir karışma değildir. Biz Allahın emirlerine davet
ediyoruz ki bu emirlerden birisi de zikirdir ve daimî zikirdir. Öyleyse
Allah davet ediyorsa, bugün biz Allahın davetini açıklamakla vazifeli
olan kişiyiz. Hidayeti Allahû Tealâ uhdemize verdi. Öyleyse bundan
sorumlu olan biziz. Dîn adamlarının da hidayetin dışında kalması bizim
onlara da ihtarda bulunmamıza sebebiyet verecektir. Nitekim bu
gerçekleşmiştir.
Birkaç yılda hidayetin
yalnız bu ülkede değil, Türkiyede değil bütün dünyada öğrenildiğine
şahit olacaksınız. Güç devre tamamlandı, hidayet çağına giriş
tamamlandı. Artık gelişme çağındayız. |