|
HİDAYET
VE DALÂLET
Konumuz;
hidayet. Konumuza hidayetin tanımıyla başlayalım inşaallah. Hidayet,
insan ruhunun Allaha ulaşmasıdır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
3/AL-İ
İMRAN-73: Ve
lâ tuminû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en
yutâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel
fadla bi yedillâh(yedillâhi), yutîhi men yeşâ(yeşâu),
vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve sizin
dîninize tâbî olandan başka
kimseye inanmayın.
(Habibim) de ki: Hiç
şüphesiz
HİDAYET,
Allahın
(Kendisine) ulaştırmasıdır.
(İnsan
ruhunun ölümden evvel Allaha ulaşmasıdır.)
Size verilenin bir benzerinin başka
birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında
(sizlerle) tartışacakları
için mi (böyle söylüyorsunuz)? De ki: Hiç
şüphesiz
fazl, Allahın
elindedir. Onu dilediğine
verir. Ve Allah, VÂSİun
ALÎMdir. (Allah herşeyi
kuşatan
ve herşeyi
bilendir.)
Bakara Suresi 120. âyet-i
kerime:
2/BAKARA-120: Ve len terdâ
ankel yehûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne
hudâllâhi huvel hudâ ve leinitteba'te ehvâehum ba'dellezî câeke
minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Sen
onların dînine tâbî olmadıkça
(uymadıkça)
ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden (asla) razı
olmazlar. De ki: Muhakkak ki Allaha ulaşmak
(var ya) işte
o, hidayettir.
Sana gelen bunca ilimden
sonra eğer onların
hevalarına
uyarsan andolsun ki; Allahtan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı
olur.
Şimdi birileri çıkıp itiraz
ediyorlar ve şöyle söylüyorlar: Hayır, oradaki ifade Allaha ulaşmak
değil; Allahın ulaştırmasıdır. Öyle olduğunu kabul edelim. Allaha
ulaşmak olmasın, Allahın ulaştırmasıdır. olsun. O zaman, Allahın
nereye ulaştırmasıdır?suali aklımıza gelecektir. Bu sualin cevabı:
Allahın Kendisine ulaştırmasıdır.
İşte âyet açık ve kesindir.
Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
42/ŞURA-13: Şerea
lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ
vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû
fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne
mâ tedûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men
yeşâu
ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Dînde,
onunla Hz. Nuha vasiyet ettiğimiz
(farz kıldığımız)
şeyi
(şeriati);
Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara
ayrılmayın.
diye Hz. İbrâhîme,
Hz. Musaya ve Hz. İsaya
vasiyet ettiğimiz
şeyi
sana da vahyederek, size de
şeriat kıldık.
Senin onları,
kendisine çağırdığın
şey
(Allaha ulaşmayı
dileme) müşriklere
zor geldi. Allah, dilediğini
Kendisine seçer ve Ona yöneleni, Kendisine hidayet eder (ruhunu hayatta
iken Kendisine ulaştırır).
Allahû Tealâ: Allah
dilediğini Kendisine seçer ve olardan kim Allaha yönelirse, Allaha
ulaşmayı dilerse, Allah onları Kendisine ulaştırır. diyor. Allaha
ulaşmayı dileyeni Allah, Kendisine ulaştırıyor. Allahû Tealâ; Allaha
yunîb olan enâbu olmayı dileyen, Allaha ulaşmayı dileyen kişiyi,
Ona, Allaha ulaştırır. diyor.
Âyet-i kerime açık ve kesin
bir şekilde yunîb olmanın, Allaha yönelmenin, Allaha ulaşmayı
dilemek olduğunu ve her yunîb olanı da mutlaka Allahın Kendisine
ulaştıracağını ifade ediyor. Öyleyse âyet-i kerimeyi Allahın
ulaştırması şeklinde kabul edelim; diyelim ki: Hidayet Allahın
ulaştırmasıdır. O zaman Allahın nereye ulaştırmasıdır? sualinin
cevabı şudur: Allahın, Kendisine ulaştırmasıdır. Netice yine aynı
oluyor. Hidayet, Allaha ulaşmaktır. veya Hidayet, Allahın Kendisine
ulaştırmasıdır. Arada fark var mı?
Demagoji yapmak, âyetleri
Allahın verdiği mânâdan başka taraflara çekmeye çalışmak, boşuna bir
gayrettir. Taşıma suyla değirmen dönmez. Allahın âyetlerini
değerlendirmek mecburiyetindesiniz. Âyetler açık ve kesin olarak,
Allaha ulaşmayı dilemeyenlerin hidayette olmadığını söylüyor. Öyleyse
hidayet Allaha ulaşmaktır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
10/YUNUS-45: Ve yevme yahşuruhum
keen lem yelbesû illâ sâaten
minen nehâri yete ârefûne beynehum, kad hasirellezîne kezzebû bi
likâillâhi ve mâ kânû muhtedîn(muhtedîne).
Ve o gün
(Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka
kalmamışlar
(bir saat kalmışlar)
gibi onları
toplayacak (haşredecek).
Birbirlerini tanıyacaklar
(aralarında
tanışacaklar).
Allaha mülâki olmayı
(Allaha ölmeden önce ulaşmayı)
yalanlayanlar, hüsrana düştüler
(nefslerini hüsrana düşürdüler).
Ve hidayete eren kimse(ler) olmadılar
(ruhlarını
ölmeden evvel Allaha ulaştıramadılar).
Allahû Tealâ; Onlar ki, ruhun
Allaha mülâki olmayı, ruhun ölmeden evvel Allaha ilka olmasını,
ulaşmasını inkâr ederler. Onlar:
1-
Hüsrandadırlar
2-
Onlar
hidayette değildirler. diyor.
İnsanlardan kim, insan ruhunun
Allaha mülâki olmasını inkâr ederse, onlar hidayette değillerdir.
diyor. Öyleyse hidayet, Allahın dizayn ettiği bir müessesedir. Allaha
ulaşmayı dilemeyen bir kişi, hidayette değildir.
Hidayet, Allaha ulaşmayı
dilemekle başlar, mürşide ulaşmakla devam eder ve ruhu Allaha
ulaştırmakla ruhun hidayeti tamamlanır.
Bundan sonra fizik vücudun
hidayeti gelir. Nefsimizin kalbindeki karanlıklar, afetler %81 azaldığı
zaman; yerlerini ruhumuzun hasletlerine paralel olan fazıllar aldığı
zaman yani nefsimizin kalbi %81 nurlarla dolduğu zaman, fizik vücudumuz
da Allaha teslim olur. Bu, fizik vücudun hidayetidir.
Daha sonra kişi daimî zikre
ulaşır. Bu, nefsin hidayetidir.
Bundan sonra kişi ihlâsa
ulaşır. İhlâstan sonra kişi, iradesini de Allaha teslim eder. Böylece
son teslim de gerçekleşir, o da iradenin hidayetidir.
Kurân-ı Kerimde 7 ayrı
noktada hidayet söz konusudur. Hidayet müessesesi, insanın Allah ile,
ruhu Allaha ulaştırmayı dilemek konusundaki ilk ilişkisiyle başlar;
iradenin teslimiyle son hidayete ulaşılır.
Allah ile olan ilişkilerimizi,
ilişkinin varlığı noktasında hidayetin de varlığını görerek
perçinleyebiliriz. Hidayet, insan ruhunun Allaha teslimidir. Fizik
vücudunun, nefsinin ve iradesinin de Allaha teslimidir. Ama başlangıç
noktası, Allaha teslim noktası değildir. Allaha ulaşmanın dilendiği
noktadır. Kim Allaha ulaşmayı dilerse, Allah o kişiyi mutlaka hidayete
erdirecektir. Allahû Tealânın verilmiş sözü vardır: Kim Bana ulaşmayı
dilerse, o zaman Biz onu, Kendimize ulaştırırız. diyor. Allahû Tealâ o
kişiyi Kendisine ulaştıracağını söylüyor.
Burada kişinin ruhunu Allaha
ulaştırması söz konusudur. Ne fizik vücut ne nefs ne irade Allaha
ulaşmaz. Onlar sadece teslim olurlar. Allahın emri ve kontrolü altına
girerler.
Allaha ulaşmayı dilemeyen
kişiler, hidayette değillerdir. Yunus Suresinin 45. âyet-i kerimesi,
Allaha mülâkî olmayı, ruhunu Allaha ulaştırmayı inkâr edenlerin
hidayette olmadığını söylüyor. Ama kim Allaha ulaşmayı dilerse, dileyen
kişi mutlaka hidayettedir. O hidayetin başlangıç noktasıdır.
Allahû Tealâ sadece Allaha
ulaşmayı dileyenlerin dalâletten kurtulacağını yani hidayet üzere
olacağını, hidayette olacağını söylüyor. Hidayet ve dalâlet kavramları,
birbirinin zıttı olan kavramlardır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
13/RAD-27: Ve yekûlullezîne
keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(rabbihi), kul innallâhe
yudillu men yeşâu ve
yehdî ileyhi men enâb(enâbe).
Ve
kâfirler: Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?
derler. De ki: Muhakkak ki Allah,
dilediği kimseyi dalâlette bırakır
ve Ona yönelen kimseyi Kendine ulaştırır
(hidayete erdirir).
Allaha ulaşmayı dilediğiniz
anda, artık siz dalâlette değilsiniz, hidayettesiniz. Bu, hidayetin 1.
safhasıdır. Kişi hidayette olunca küfürden kurtulur. Dalâletten,
şirkten, cehennemden kurtulur. Sadece hidayette olanlar cennete
ulaşabilirler. Allaha ulaşmayı dilemeyen herkes, gördük ki
dalâlettedir. Hidayette değildir. Allaha ulaşmayı dileyenler, sadece
onlar hidayettedir.
Bir insan doğuşundan itibaren
dalâlettedir. 3. basamakta kim Allaha ulaşmayı dilerse, o kişi mutlaka
Allahû Tealâ tarafından seçilenlerin arasındadır. İnsanların %90dan
fazlası seçilir. Bunlardan sadece Allaha ulaşmayı dileyenler dalâletten
kurtulurlar ve hidayet üzere olurlar. Bu 1. hidayettir, 3. basamakta
gerçekleşir. Allah kişinin bu talebini işitir, bilir ve görür.
Allahû Tealâ bu insanlara
furkanlar verir. Bu kişilerin irşad makamını görmesini, işitmesini ve
söylediği şeyleri idrak etmesini sağlar. Allahû Tealâ, verdiği
furkanlarla da Allaha ulaşmayı dileyen kişinin günahlarını örter.
Hidayette olan kişi, günahları örtülmüş olan kişidir. Bu kişi hüsranda
değildir, hüsrandan kurtulmuştur. Sadece hüsrandan kurtulanlar
hidayettedir. Allaha ulaşmayı dileyen herkes hüsrandan kurtulmuştur.
Dilemeyen herkes hüsrandadır.
Kişi hidayette olduğu an,
Allah o kişinin günahlarını örter. Yani o kişinin ne kadar çok günahları
olursa olsun, Allaha ulaşmayı dilediği için bütün günahları örtülür. Bu
cihetle o kişi, sevapları günahlarından daha fazla olan bir insandır.
Böyle olduğu an, kişi dalâletten hidayete adım atmıştır.
Dalâlettekilerin mutlaka günahları sevaplarından çoktur. Oysaki Allahû
Tealâ, Allaha ulaşmayı dileyenlerin günahlarını örter.
Diyelim ki bir insan öyle bir
noktada ki; çok sevap kazanmış ve sevapları günahlarından fazla ama
Allaha ulaşmayı dilemiyor. Bu kişi öldüğü takdirde cennete girer mi?
Giremez. Çünkü Allahû Tealâ, böyle olan insanların kazandığı derecelerin
örtüldüğünü söylüyor. Kişinin amelleri sebebiyle kazandığı derecelerin
heba olduğunu söylüyor. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
18/KEHF-105: Ulâikellezîne
keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat amâluhum fe lâ nukîmu
lehum yevmel kıyameti
veznâ(veznen).
İşte
onlar, Rablerinin âyetlerini ve Ona mülâki olmayı
(ölmeden evvel ruhun Allaha ulaşmasını)
inkâr ettiler. Böylece onların
amelleri heba oldu (boşa
gitti). Artık
onlar için kıyâmet
günü mizan tutmayız.
İşte inkâr edenler, hidayette
olmayanlardır ve amelleri boşa gitmiştir. Ama kişi Allaha ulaşmayı
dilerse, o hidayettedir. Bu kişinin, Allahın yardımı ile mürşidine
ulaşması söz konusudur. Allahû Tealâ o kişide bir takım pozitif olaylar
vücuda getirecektir ve onu mürşidine ulaştıracaktır. Allah
ulaştıracaktır.
Kişi Allahın gösterdiği
mürşide ulaşıp da ona tâbî olursa ne olur? O kişi, 2. hidayete ulaşır.
Tâbiiyetle beraber kişinin kalbine îmân kelimesi yazılır. Devrin
imamının ruhu başının üzerine gelir ve o kişinin ruhunun Allaha doğru,
Allaha ulaşmak üzere yola çıkmasını sağlar. İşte bu nokta kişinin
ruhunun vücudundan ayrılıp Allaha doğru yola çıkması, ruhun hidayete
ermek üzere Allaha ulaşmak için yola çıkması demektir.
Hidayette olmakla, hidayete
ermek aynı şey değildir. Bir insan Allaha ulaşmayı dilediği an hidayet
üzeredir yani hidayettedir. Ama hidayete ermemiştir. Bundan sonraki
safha mürşide ulaşmaktır, tâbiiyettir. Gene hidayet üzeredir,
hidayettedir. Ama 1. hidayet olan ruhun Allaha teslimi seviyesine henüz
ulaşmamıştır. Kişi, Allahın ardarda ikramlarını almıştır:
Allah kişinin kalbine
ulaşmıştır,
Kişinin kalbini Allaha
çevirmiştir.
Kişinin göğsünü yarmıştır.
Göğsünden kalbine nur yolu
açmıştır.
O kişi zikredince Allahtan
gelen rahmetle fazl, göğsünden kalbine ulaşmıştır. Ama kalbine ancak %2
rahmet girebilmiştir. Böylece kişi huşûya ulaşmıştır ve mürşidini talep
etme yetkisi doğmuştur. Kişi hacet namazını kılıp da, Allahtan
mürşidini sorduğu zaman Allah ona mutlaka mürşidini gösterecektir.
Tâbiiyetle beraber, kişinin
ruhu Allaha doğru yola çıkar. Kalbinin içine îmân yazılır. Kimin
kalbinin içine îmân yazılmışsa, o kişi 2. hidayete ermiştir.
Hidayetin yok olduğu bir
devrede yaşıyoruz. İnsanlar Kurânı unutmuşlar. Elbette Kurândaki
hidayeti de unutmuşlar ve kendilerini kitle halinde cehenneme mahkûm
etmişler. Unutulan Kurân sebebiyle insanlar dalâlettedir. Gidecekleri
yer cehennemdir.
Allahû Tealâ bizi
vazifelendiriyor. Bu vazifelendirmede, bütün insanlara hidayeti
anlatmamız emrolunuyor yani insanların kurtuluşa ulaşacağı Kurân
hakikatleri. İnsanlar bize diyorlar ki: Bu sizin Kurân-ı Kerim
anlatmanız, bize çok ters geliyor. Yani biz Kurânı bilmiyor muyuz?
Burada çok büyük bir probleminiz var. Kurânı bildiğini söyleyen bu
insanların, unutulmuş olan bu kavramlardan haberdar olmadıkları her
olayda kesinleşiyor. Hidayet nedir? diye sorduğumuza, Doğru yoldur.
diyorlar. Bu doğru yol nereye ulaştırır? dediğimizde, cevap yok.
Gerçekten, hidayet gerçekten doğru yoldur. diyoruz. Ama bu sualin
cevabı: Doğru yol, Allaha ulaştırır. olmalıdır. Allahû Tealâ bu doğru
yolun; Allaha ulaştıran doğru yolun hidayet değil, Sırat-ı Mustakîm
olduğunu söylüyor. Size Sıratı Mustakîm nedir? diye sorduğumuzda ona
da; Doğru yoldur. cevabını veriyorsunuz. Hangisi doğru yoldur?
Hidayet mi, Sıratı Mustakîm mi? Cevap yok.
Doğru yol da olsa, yanlış yol
da olsa yol, insanı bir yere götürür. Nereye götürür? sualinin
cevabını, bugüne kadar kimseden alamadık. Hidayet, bir yol değildir. Bir
yolun üzerinden, ruhun Allaha doğru olan yolculuğudur. O yol, Sıratı
Mustakîmdir ve Allaha ulaştırır. Cevaplar Kurân-ı Kerimde bütünüyle
verilmiştir.
Şimdi insanlar tarafından
Kurânın bütünüyle unutulduğu bir devrede sadece kavramlar kalmıştır.
Örneğin; hidayet kavramı, takva kavramı
Ama sadece lugat mânâlarıyla
kalmıştır. Hidayet ise bütünüyle unutulmuştur.
İnsan ruhunun Allaha
ulaşabilmesi için, insanın vücudundan ayrılması lâzımdır. Mumin
Suresinin 15. âyet-i kerimesi gereğince, 14. basamakta devrin imamının
ruhu başımızın üzerine gelir. Bizim ruhumuza şöyle seslenir: Senin
Allaha ulaşma günün geldi, vücudu terk et.
40/MU'MİN-15: Refîud
derecâti zul arş(arşi),
yulkır
rûha min emrihî alâ men yeşâu
min ıbâdihî
li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın
sahibi olan Allah, kullarından
(Kendisine ulaştırmayı)
dilediği
kişinin
(Allaha ulaşmayı
dilediği
için Allahın
da Kendisine ulaştırmayı
dilediği
kişinin)
üzerine (başının
üzerine) Allaha ulaşma
gününün geldiğini
(o kişinin
ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allahın
emrini tebliğ
edecek) bir ruh (devrin imamının
ruhunu) ulaştırır.
Ruhumuz vücudumuzu terk eder. Nefs tezkiyesi adı verilen bir müesseseye
paralel olarak, nefsimizin kalbine Allahû Tealâ nurlarını gönderir.
Nefsimizin kalbinde %7 fazl nuru yerleşince, ruhumuz zemin kattan 1.
kata tırmanabilir. İkinci defa %7 nur birikiminde, ruhumuz 2. gök katına
çıkabilir. 3., 4., 5., 6., 7. kata kadar böyle devam eder. Ruh, 7. katta
7 tane âlem geçer ve Allahın Zatına ulaşır.
Ruh
Allaha ulaşır, Allahın Zatında yok olur. İşte bu, fenâfillah,
Allahın Zatında yok olma olayı 22. basamakta gerçekleşir. Bunun adı
hidayete ermektir. Kimin ruhu Allaha ulaşmışsa, Allahın Zatında yok
olmuşsa, o kişi hidayete erer. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
18/KEHF-17: Ve tereş
şemse
izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum
zâteş
şimâli
ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men
yehdillâhu fe huvel
muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
(Ey Resûl'üm! Orada
olsaydın) görürdün ki; güneş
doğduğu
zaman mağaranın
sağ
tarafına
ulaşır.
Battığı
zaman ise onları
sol taraftan terkederdi. Onlar mağaranın
geniş bir yerindeydiler. Bu,
Allah'ın âyetlerindendir.
Allah kimi kendisine ulaştırırsa,
işte o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette ise onun için velî mürşid
bulunmaz.
Hidayetin Allaha ulaşmak olduğu bir defa daha vurgulanıyor. 14.
basamakta mürşidine ulaşan kişiye devrin imamının ruhu, onun başının
üzerine gelerek, o kişinin ruhuna emir verir: Senin Allaha ulaşma
günün geldi. der. Bunun üzerine ruh vücudu terk eder. Devrin imamının
ruhu, gelir ve önden arkaya uzanarak kişinin başının üzerine yerleşir.
Bu, o kişinin büyüden, hüddamdan, cinlerin saldırısından kesin
kurtuluşudur. Başının üzerinde devrin imamının ruhu bulunan bir vücuda
hiçbir cin giremez. Cinlere niçin giremedikleri sorulduğunda; Çünkü
yanarız. diyorlar.
Ruhunu Allaha ulaştıran kişi hidayete ermiştir. inne
hudallâhi huvel hudâ,
Muhakkak ki; Allaha ulaşmak; işte o, hidayettir.
21.
basamakta ruh Allaha ulaşmıştır ve 22. basamakta Allahın Zatında yok
olmuştur. Ruh hidayete ermiştir.
Bu kişinin bundan sonraki
hayatına bakıyoruz. Kişi daha çok zikrediyor ve beka makamının sahibi
oluyor. Daha sonra kişi öyle bir zikreder ki bu zikir günde 12 saati
mutlaka aşar. O zaman bu kişi zahid olur, zühd sahibidir. Sadece zühd
sahipleri fizik vücutlarını Allaha teslim edebilirler. Bir kişinin
muhsin olabilmesi, fizik vücudunu Allaha teslim etmesiyle mümkündür.
Sadece günün yarısından daha fazla zikredebilenler fizik vücutlarını
Allaha teslim edebilirler. Günün yarısından fazla olan zikir daha da
artınca, o kişinin nefsinin kalbindeki nurlar %81e ulaşır. O zaman
fizik vücut, Allaha teslim olmuştur.
Nefsin kalbinde hâlâ %19
karanlık var olmasına rağmen, fizik vücut bu noktadan itibaren asla bu
afetleri dikkate almaz. Allahın bütün emirlerini yerine getirir. Yasak
ettiği fiilleri işlemez. İşte burası fizik vücudun Allaha kul
olmasıdır, Allaha teslimidir. Bir başka ifadeyle, fizik vücudun
hidayete ermesidir.
25. basamakta fizik vücut
hidayete erer. Burası kişi için yeni bir mertebedir. Fizik vücudun
Allaha teslimi, fizik vücudun hidayete ermesi Nisa Suresinin 125.
âyet-i kerimesinde şöyle anlatılıyor:
4/NİSA-125: Ve
men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun
vettebea millete ibrâhîme
hanîfâ(hanîfen), vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
O
kişiden, vechi (fizik
vücudu) dînde daha ahsen kim vardır?
O kişi
ki; vechini (fizik vücudunu) Allaha teslim etmiş
ve muhsinlerden olmuştur
ve hanif olarak Hz.
İbrâhîmin
dînine tâbî olmuştur.
Ve Allah, Hz. İbrâhîmi
dost ittihaz etmiştir.
İşte burada Allahû Tealânın söylediği gibi, fizik vücudun teslimi söz
konusudur. Fizik vücut ahsen olarak hidayete ermiştir. Mutlaka ondan
evvel ruh hidayete erer. Bütün sahâbe, ruhlarını Allaha ulaştırmışlar
ve ruh hidayetine sahip olmuşlardır. Allahû Tealâ bu hususu açıkça Zumer
Suresinin 18. âyet-i kerimesinde söylüyor:
39/ZUMER-18: Ellezîne
yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh(ahsenehu), ulâikellezîne hed
âhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar,
sözü işitirler, böylece onun
ahsen olanına
tâbî olurlar. İşte
onlar, Allahın
hidayete erdirdikleridir. Ve işte
onlar; onlar ulûlelbabtır
(daimî zikrin sahipleri).
Bütün sahâbe hidayete ermişlerdir. Konunun başlangıcından buraya kadar
geldiğimiz zaman, farzlar açısından konuya baktığımızda Allaha ulaşmayı
dilemenin herkes için farz olduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ şöyle
buyuruyor:
30/RUM-31: Munîbîne
ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
Ona
(Allaha) yönelin (Allaha ulaşmayı
dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı
ikame edin (namaz kılın).
Ve (böylece) müşriklerden
olmayın.
Allaha ulaşmayı dilemenin
farz olduğu kesindir. Acaba bütün sahâbe Allaha ulaşmayı dilemiş midir?
Evet, hepsi dilemişlerdir. İşte Allahû Tealâ, Allaha ulaşmayı
dileyenlerin takva sahibi olduğunu açık bir şekilde ifade ediyor:
10/YUNUS-62: E lâ inne
evlîyâ allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).
Muhakkak ki Allahın evliyasına
(dostlarına),
korku yoktur. Onlar, mahzun da olmazlar, öyle değil
mi?
10/YUNUS-63: Ellezîne
âmenû ve kânû yettekûn(yettekûne).
Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allaha ulaşmayı
dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.
10/YUNUS-64: Lehumul buşrâ
fîl hayâtid dunyâ ve fîl âhıreh(âhıreti),
lâ tebdîle li kelimâtillâh(kelimâtillâhi), zâlike huvel
fevzul azîm(azîmu).
Onlara, dünya hayatında ve
ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır.
Allahın
sözü değişmez.
İşte
O, fevz-ül azîmdir.
Burası 1. takvadır. Burası 1. hidayettir. Allaha ulaşmayı dilediğimiz
noktadır. Allaha ulaşmayı dilemek gördük ki üzerimize farz kılınmıştır
ve bütün sahâbe, Allaha ulaşmayı dilemişlerdir. Allahû Tealâ,
dilediklerini açık bir şekilde Zumer-17de ifade ediyor. Allahû Tealâ
sahâbe için şöyle söylüyor: Onlar taguta kul olmaktan kurtuldular.
Allaha ulaşmayı dilediler. Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele.
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût
tâgûte en yabudûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ,
fe beşşir
ıbâd(ıbâdi).
Onlar
ki; taguta (insan ve cin şeytanlara)
kul olmaktan içtinab ettiler (kaçındılar,
kendilerini kurtardılar).
Çünkü Allaha yöneldiler (Allaha ulaşmayı
dilediler). Onlara müjdeler
vardır. Öyleyse kullarımı
müjdele!
Mürşide ulaşmak da Allahû Tealâ tarafından farz kılınıyor. Maide
Suresinin 35. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şunları söylüyor:
5/MAİDE-35: Yâ
eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû
fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû
olanlar (Allaha ulaşmayı,
teslim olmayı
dileyenler)! Allaha karşı
takva sahibi olun ve Ona ulaştıracak
vesileyi isteyin. Ve
Onun yolunda cihad edin. Umulur ki; siz felâha erersiniz.
Bütün sahâbe, kendilerini Allaha ulaştıracak olan vesileyi, mürşidi,
Allahtan istemişler ve mürşidlerine tâbî olmuşlardır. Allahû Tealâ bunu
Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde kesinleştiriyor:
48/FETİH-10: İnnellezîne
yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka
eydîhim, fe men nekese
fe innemâ yenkusu alâ nefsih(nefsihi), ve men evfâ bi mâ âhede
aleyhullâhe fe se yutîhi ecren azîmâ(azîmen).
Muhakkak ki onlar, sana tâbi oldukları zaman Allaha tâbi olurlar.
Onların
ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği
için ellerinde de tecelli etmiş
olduğundan)
Allahın
eli vardır.
Kim (derecesini nâkısa)
düşürürse,
muhakkak ki o, nefsi sebebiyle (Allaha verdiği
yeminleri, ahdleri yerine
getirmediği için) derecesini
nâkısa
düşürmüştür.
Kim de Allaha olan ahdini yerine getirirse (ruhunu, vechini, nefsini ve
iradesini Allaha teslim ederse), ona en büyük mükâfat (ecir)
verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
Bu
âyet-i kerime ile, bütün sahâbenin mürşidlerine tâbî oldukları kesinlik
kazanıyor. 2. hidayeti de hepsi gerçekleştirmişlerdir. Sahâbe için
Allahû Tealâ ellezîne
humul muhtedûn;
onlar hidayete erenlerdir. diyor.
Sahâbenin, Allaha ulaşmayı dilemek ve mürşide ulaşmanın ötesinde,
hepsinin hidayete erdiğini, ruhlarını Allaha teslim ettiklerini
görüyoruz. Peki, ruhu Allaha ulaştırmak şeklindeki bir hidayet farz
mıdır? Allahû Tealâ açık bir şekilde farz olduğunu söylüyor. Bunun bir
emir olduğunu, Allahû Tealâ Rad Suresinin 21. âyet-i kerimesinde şöyle
buyuruyor:
13/RAD-21: Vellezîne yasılûne
mâ emerallâhu bihî en yûsale
ve yahşevne
rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve
onlar Allahın (ölümden
evvel), Allaha ulaştırılmasını
emrettiği
şeyi
(ruhlarını),
Ona (Allaha) ulaştırırlar.
Ve Rablerine karşı
huşû
duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
Öyleyse bu insanlar için Allaha ulaştırılması lâzımgelen bir şey var ve
Allahû Tealâ tarafından onun Allaha ulaştırılması, emredilmiştir. Ruhun
Allaha ulaştırılması açık bir şekilde emredilmiş ve bütün sahâbe bunu
gerçekleştirmişlerdir. Daha sonra sahâbenin fizik vücutlarını Allaha
teslim ettiklerini görüyoruz. Bu teslim keyfiyeti Al-i İmran Suresinin
20. âyet-i kerimesinde açıklığa kavuşuyor. Bu âyet-i kerimede Allahû
Tealâ sahâbe için şöyle buyuruyor:
3/AL-İ
İMRAN-20: Fe
in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve
menittebean(menittebeani), ve kul lillezîne
ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in
tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil
ibâd(ibâdi).
Eğer
seninle tartışmaya
kalkarlarsa, o zaman de ki: Ben ve bana tâbî olanlar vechimizi
(fizik vücudumuzu)
Allaha teslim ettik.
O kitap verilenlere ve
ÜMMÎlere de ki: Siz de (fizik vücudunuzu Allaha) teslim ettiniz mi?
Eğer teslim ettilerse o
zaman (onlar) andolsun ki; hidayete ermişlerdir.
Eğer
yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen
(görev) ancak tebliğdir.
Allah kullarını
BASÎRdir (görendir).
Böylece bu muhteva da kesinlik kazanıyor. Burada fizik vücudun hidayeti
söz konusudur ve üzerimize farzdır. Bütün sahâbe fizik vücutlarını
teslim etmişlerdir.
Nefsin hidayeti, nefsimizin ulûlelbab olmasıyla mümkündür. Yani daimî
zikre ulaşıp nefsin bütün afetlerinden kurtulması ile mümkündür,
üzerimize farzdır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
4/NİSA-103: Fe
izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen
ve kuûden ve alâ cunûbikum,
fe izatmanentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel
muminîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Namazı
bitirdiğinizde;
ayaktayken, otururken ve yan üzeriyken (yan üstü yatarken) Allahı
hep zikredin!
Güvenliğe
kavuştuğunuzda
namazı
erkânıyla
kılın.
Çünkü; namaz, müminlerin üzerine, vakitleri belirlenmiş
bir farz olmuştur.
Daimî zikir, nefsin Allaha teslimi mânâsına geliyor. Çünkü daimî zikrin
sahipleri ulûlelbabtır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
3/AL-İ
İMRAN-190: İnne
fî halkıs
semâvâti vel ardı
vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Hiç şüphesiz;
göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün birbiri ardınca
gelişinde,
elbette ulûlelbab için nice deliller vardır.
3/AL-İ
İMRAN-191: Ellezîne
yezkurûnallâhe kıyâmen
ve kuûden ve alâ cunûbihim
ve yetefekkerûne fî halkıs
semâvâti vel ard(ardı),
rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan),
subhâneke fekınâ
azâben nâr(nârı).
O
(Ulûlelbab) ki; (lübblerin, Allahın
sır
hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü
yatarken (hep) Allahı
zikrederler.
Göklerin ve yerin yaratılışı
hakkında
tefekkür ederler. (Ve derler
ki): Ey Rabbimiz! Sen, bunları
bâtıl
olarak (boşuna)
yaratmadın.
Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi, ateşin
azabından
koru.
Bütün sahâbe ulûlelbab olmuşlardır. Hepsi nefslerini Allaha teslim
etmişler ve nefsleri de hidayete ermiştir.
Bütün sahâbe muhlis olmuşlardır. Muhlis olmak hepimizin üzerine farzdır.
Bu muhtevada yeni bir hidayet söz konusudur. Nefsimizin kalbinde 14
mertebe daimî zikirden sonra bir temizlenme olayı söz konusudur. İlk 7
mertebede yerlerin melekûtu gösterilir. İkinci 7 mertebede ise, göklerin
melekûtu gösterilir. Kişi ihlâs sahibi olur.
Bütün sahâbe irşada ulaşmış ve buradaki hidayeti de yaşamışlardır.
İrşada ulaşma noktasındaki hidayet, irademizin Allaha tesliminden
evvelki son hidayettir.
Muhlis olmak üzerimize farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
98/BEYYİNE-5: Ve
mâ umirû illâ li yabudûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve
yukîmûs salâte ve yutûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).
Onlar emrolunmadılar. Sadece
hanifler olarak, Allah için dînde
halis (nefslerini halis kılmış)
kullar olmakla emrolundular.
Ve namaz kılmakla
ve zekât vermekle emrolundular.
İşte
kayyum olan dîn budur.
Allahû Tealâ: Nefslerini halis kılarak, Allaha muhlis kullar olmakla
ve bunu hanifler olarak gerçekleştirmekle emrolundular. diyor.
Bütün sahâbenin muhlis olduğu açık bir şekilde Bakara Suresinin 139.
âyet-i kerimesinde yer almıştır. Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
2/BAKARA-139: Kul e
tuhâccûnenâ fîllâhi ve huve rabbunâ ve rabbukum, ve lenâ â'mâlunâ ve
lekum a'mâlukum ve nahnu lehu muhlisûn(muhlisûne).
De ki:
"Allah hakkında bizimle
mücâdele mi ediyorsunuz? O,
bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize,
sizin amelleriniz de size aittir. Ve biz, onun için ihlâs sahibi
(MUHLİS)
(kul)larız.
Muhlis olmak 6. hidayettir ve bir teslimi içermemektedir. Ama teslim
bundan sonraki kademededir.
Kişi salâh makamına geçer, günahları örtülür. Tövbe-i Nasuha davet
edilir, salâh nuru verilir ve kişinin günahları sevaba çevrilir.
Neticede Allah kişinin iradesini teslim alır ve kişi hakka tukatihi
takvanın, irade tesliminin sahibi olur. Allahû Tealânın İrşada memur
ve mezun kılındın. cümlesiyle, kişi irşad makamının sahibi olur. Burada
son teslim söz konusudur. Bu teslim, iradenin Allaha teslimidir.
Bütün sahâbe bu hedefe de ulaşmışlardır. Hepsi iradelerini de Allaha
teslim ederek, irşad takvasının da sahibi olmuşlar ve hidayetin en son
noktasına ulaşmışlardır. İrşad kademesinin hidayeti, insanın mürşid
olduğu noktada irade teslimindeki hidayetidir. Bu da üzerimize farzdır.
Al-i İmran Suresinin 102. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:
3/AL-İ
İMRAN-102: Yâ
eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve
entum muslimûn(muslimûne).
Ey
îmân edenler! Hakkıyla takva
sahibi olanlar (nasıl
bir takvanın
sahibi ise aynı
onlar) gibi, Allaha karşı
takva sahibi olun ve (ölmeden önce) Allaha teslim olun.
Allahû Tealâ bihakkın takvanın sahibi olmayı herkese farz kılmıştır. Bu,
o kişinin irşad kademesine tayini noktasındaki hidayeti ifade eder.
Allahû Tealâ, bütün sahâbe için Onlar hidayete erenlerdir. diyor.
Sahâbenin hepsi irşad makamının sahibi olmuşlardır. Allahû Tealâ şöyle
buyuruyor:
9/TEVBE-100: Ves
sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin
radıyallâhu
anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru
hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O
sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda
yarışanlardan
ulûlelbab, ihlâs ve salâh makamlarını,
en üst üç makamı işgal
edenler): onların
bir kısmı
muhacirînden (Mekkeden Medineye göç edenlerden) bir kısmı
ensardan (Medinedeki yardımcılardan)
ve bir kısmı
da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı.
(Sahâbe irşad
makamına
sahip oldukları
için onlara tâbî olundu).
Allah, onlardan razı ve
onlar da Ondan (Allahtan) razıdır.
Onlara Allah, altlarından
ırmaklar
akan cennetler hazırladı
ve orada ebediyyen kalacaklardır.
İşte
bu, en büyük (azîm) mükâfattır.
Hepsi iradelerini Allaha teslim ederek irşad makamının sahibi
olmuşlardır. Çünkü, ister ensar olsun ister muhacirîn, her
ikisine tâbiîn, tâbî olmuşlardır. |